18 Ağustos 2014 Pazartesi

Boşanma Aşamasındakiler Dinlesinler.. ve Eşlerine Armağan Etsinler

Mefistonun ve nefsimizin ruhlarımızı ve aklımızı esir aldığı bu ahir zaman günlerinde aile bütünlüğünü korumak her şeyden önemlidir..

Lütfen siz ve eşlerinizin dinleyiniz;
ve çocuklarınıza annelik babalık yapmaya devam ediniz.

Bir kere daha.. Kalan kısa ömrümüzün sonuna dek..

İyi dinlemeler. Tıklayınız..

13 Temmuz 2014 Pazar

Süleymancık Böceği’nin Hikayesi


Süleymancık Böceği’nin Hikayesi

Şu katiyen unutulmamalıdır ki, hayatı delicesine sevme, ruhun sefilleşnmesi ve insanın, insani melekelerini kaydederek içten içe çürümesidir. Yaşama zevki, insanı yücelteek duygular üzerine oturmuş bir dev, azim ve iradenin başına indirilmiş bir balyozdur. Fert bu marazdan kurtulacağı, toplum da bu kemendi boynundan atacağı ana kadar, millet mefluç ve bahtsız vatan da bir "darülaceze"den ibarettir.

 

Bir masal.

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak diyarların birinde uçsuz bucaksız bir orman varmış. Bu ormanda siz deyin yüz bir çeşit, ben diyeyim bin bir çeşit canlı türü yaşarmış. Bu ormanda hayvanlar olduğu kadar devler, cinler, cadılar, şeytanlar da varmış. Bu ormanda yaşayanlar arasında en güçsüz en çelimsiz en etkisiz olanlar insanlarmış. Böcekler dahil tüm canlıların kendine göre özellik ve kapasiteler o canlıdaki üstünlüğü oluştururmuş.

İnsanların ise sadece insanlığı üstünlükleri imiş. Ama bu üstünlük de bu ormanda ne yazık ki para etmiyormuş. İnsanlar arasında ne Davutlar, ne Süleymenlar, ne Aliler, ne Osmanlar, ne Richardlar, ne Elizabethler, ne Gandiler, ne Mandelalar, ne Georgeler, ne Valtaireler, ne Leninler, ne Bismarklar, ne Washingtonlar, ne Dostoyevskiler gelmiş geçmiş; ancak artık ormanda insanın sözü geçmez olmuş. Bu ormanın kralı her zaman olduğu gibi aslanmış. Ancak bu kral, ormanı çok kötü yönetiyormuş. Menfaatleri hep önde gelirmiş. Kardeş kardeşi ısırır, güçlü güçsüzü ezermiş.

Zalim aslan kral üç yüz dokuz  sene evvel krallığı iyi insanlardan devralmış ve gittikçe güçlenerek hakimiyetini ve zulüm içeren hükümranlığını büyüterek sürdürmüş. Artık bu ormanda kibir, barbarlık, güç, kuvvet, para, mal, mülk, makam, mansıp, tembellik, tenperverlik, rahata düşkünlük, çalma, çırpma, fakiri ezme, yokluk, yoksulluk, ezilme, öldürülme, atılma, satılma, itilme, kakılma, güzel ve insani değerlerin yok sayılması ön planda gelirmiş. Zengin fakirle ayrı kapıdan içeri girerlermiş. Aristokratlar, fakirleri insan olarak bile görmezmiş. Bölünmeler, parçalanmalar, savaşlar, toplu öldürmeler, tecavüzler, sınır tanımamalar, türünün üstünlüğünün savunuculuğu ve diğerlerine hak hukuk tanımamalar sıradanmış. Adalet kaybolup gitmiş. Gücü olan haklı, güçsüz olana ise hayat yok imiş.

Bu ülkede bir şair çıkıp çok güzel bir şiir yazıvermiş. Şöyle demiş “Bir Gece” adlı şiirinde şair:

………………… dünya, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin

Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.

………………………………………………

 Aslan kral ormanı tilkilerle, çakalllarla, kurtlarla, ayılarla danışıklı dövüş içerisinde yönetirmiş. Keyifleri yerindeymiş. Karınları acıkınca zebraları, ceylanları, bufaloları yerlermiş. Ortamda yenecek, içilecek çok yemek varmış. Zaten bufalo, ceylan, zebra sürüleri de iyi yönetilmezlermiş.  Vahşi hayvanlar aralarından birini kapınca onun parça parça yenişini çaresizce bir şey yapmadan öylece seyrederlermiş. Kimse kimseye yardım etmez, herkes başının çaresine bakarmış.

         Orman bloklara ayrılmış. Timsahlar, su aygırları ve köpek balıkları ayrı bloktaymış. Aslanlar timsahların timsahlar aslanların alanına girmez hep birlikte güçsüzleri paylaşır, yerlermiş.

Evet her yer zulüm ve karanlıklar içindeymiş. İşte bu ormanda bir gün bir kehanet dolaşmış. Kehanete göre bir çocuk doğacak; o çocuk zulümlere son verecek, karanlıkları yok edecekmiş. Çocuk insan türünden gelecekmiş. Denildiğine göre bu insanların büyük dedeleri ormanın güçlü ve iyilik sever adil, yenilmez canlılarıymış. Dinazorlar kertenkele olunca orman zalim aslan krala kalmış. Zalim aslan kral iktidarı insanların büyük dedelerinden üç yüz dokuz sene önce hile ile almış. Ama bu ormanda insanlar etkisiz eleman olduklarından üstün özelliklere sahip olmalarına rağmen böcekgiller türünden sayılırlarmış. İnsanlara "süleymancık böcekleri" derlemiş.

         Süleymancık böceklerinin başkanı diğerlerinden fötür şapkası ile ayrılırmış. O her yerde siyah fötür şapkası ile gezermiş. O baş süleymancık böceği imiş. Halk onu umutlarla seçmiş. Süleymancık bu sefer tüm süleymancıkların kaderini düzeltecekmiş. Ona herkes güvenmiş. Onun doğduğu köy bile farklı imiş. O Kutsalköy’de doğmuş. Bu zalim dünyanın gidişini düzeltse düzeltse o düzeltirmiş. Güçlünün güçsüzü yendiği yerde, haklıdan haksızın hakkını alacak, karanlık üçüncü dünyaya birinci dünyanın ışığını, nurunu ve aydınlığını getirecekmiş. Halk onu yedi kere seçmiş. Ona bir çok şans tanımış.

Süleymancık seçildiğinde halkının diliyle konuşuyormuş. İlk seçildiğinde epeyi ümit vermiş. Bu işi kıvıracak gibi gözüküyormuş. Kutsalkent’ten olduğundan göstermelik ibadetlerini yapıyor, halkın yanında Hak’ tan görünüyormuş. Önce dünyaya bakmış. Aman Allah’ım o da ne? Aslanlar, tilkiler, kurtlar, ayılar çakallar, timsahlarla, su aygırlarıyla, köpek balıklarıyla bir olmuş dünyayı istedikleri gibi çekip çeviriyorlarmış. Ormandaki diğer türlere bakmış. Mesela yabani eşek arılarını aslan kral bir çırpıda zehirleyerek etkisiz hale getirmiş. Fareler başkaldırmaya kalkınca aslan kral kediler, tilkiler ve çakallarla bir çırpıda onların işini bitirmiş. Aslan kral pençesini bile oynatmamış. Dünyanın düzenine bakmış. Orayı, burayı, şu sistemi, bu sistemi incelemiş. Sonra halkına bakmış. Aslında bu halkla ataları çok şeyler yapmış. Hatta Selahattin diye bir atası herkesçe en kutsal sayılan bir kenti ele geçirmiş. Alpaslan denen bir diğer atası dünyanın merkezini fethetmiş. Mandele dünyanın bir ucunda insan haklarını savunmuş. Gandi fakirlerin koruyucusu olmuş. Washington köleliğe karşı savaş açmış. Elizabeth üzerinde güneş batmayan imparatorluğu oluşturmuş. Hele bir atalarının kurduğu devletler arasında Davut ve Süleyman imparatorluğu varmış ki sorma gitsin. İskender de atalarından imiş. Tüm dünyaya, ormanın ötesine hakim olmuş. Türü arasında Ahmedi Mahmudu Muhammed Efendi adında birisi varmış ki Allah tüm ormanı O’ nun için yaratmış. O Allah’ ın sevgilisi imiş.

Düşünmüş, taşınmış. Sonra kendi kendine demiş ki:

“Artık o günler geçti. Dünya artık eski dünya değil.Bu dünyada artık eskisi gibi olunmaz. En iyisi aslanla iyi geçineyim. Halkımı kandırayım ki, aslanın desteğiyle başta kalayım. Hem ben rahatımı buldum. Bana ne fakir halktan. Bana mı düştü onların derdi; ben zaten başbakan oldum. Daha ne isterim. Her şey yolunda benim için. Fakir halk ne yaparsa yapsın. Onlar memleket işlerinden anlamaz. Benim keyfim yerinde. Artık güç bende, iktidar bende, para bende. Şu ormanın kurallarına göre oynayayım da maçı idare edeyim. Hem neme lazım bakarsın aslan kral kızar da bana tilkilerinden, kurtlarından birini gönderir. O da beni çatır çutur yiyiverir. Hem bu halk ne yaparsam yapayım dön dolaş beni seçer nasıl olsa. Cahiller topluluğu ne olacak. Bir iki lafla onları kandırıveririm. Benden lafazını olamaz. Ben çok iyi konuşur, insanları uyutur, herkesi aldatırım. Sistem devam eder. Topu topu bizler güçsüz süleymancıklarız. Atalarım arasında muhteşem Süleyman var ama varsa var. O devirler geçti. Baksana benden önce toprağı bereketli şehirlerimizden bir süleymancık çıktı, halkın dediğini yaptı da ne oldu adamı yarımadada astılar. Yok yok olmaz. Ben canımı sokakta bulmadım. Şapkamı alır kaçarım. İşler düzelince gene gelirim. Ben şapkamı kimseye kaptırmam. Ben aslında üstün ırktanım. Bu süleymancık böceklerini bile sevmem de işte idare edelim bakalım. Onlar beni kendi ırklarından sansınlar.”

Yıllarca ülkeyi bu şekilde idare etmiş. Aslan kral ve ekibi bir yandan, büyüklü küçüklü diğer türler diğer yandan süleymancık böceklerinin başkanını yanlış bilgilendirmelerle yanıltmışlar, korkutmuşlar. Yanlış bilgilerle iyi insanlara "devlet millet düşmanı" yaftasını atmışlar.  Cahil süleymancıklar da her seferinde onu seçip durmuşlar. O da seçildikçe başarısı ile övünmüş durmuş. Zalimleştikçe zalimleşmiş. Artık halk hiç umurunda değilmiş. Süleymancık da olsa aslan kralın dediğini yaptığı müddetçe aslanlar gibi yaşıyormuş. Zaten aslan krala karşı gelenler hiç yaşamıyor; erken ölüyorlarmış. Kendisi ise krallar gibi yaşamanın yolunu bulmuş: Aslan kralın bir dediğini iki etmemek. Bakmış ki çevresinde bir çok krallık ta bu şekilde varlığını devam ettiriyormuş. Eh artık yapılması gerekenler aşağı yukarı belliymiş. Zalim de olsa güçlünün yanında olmak. Zavallı süleymancık böceği. Böyle yaparak kendisi de zalimlerden bir zalim olmuş farkında olmadan.

Bu arada zaman zaman ülkesini seven iyi Süleymancık böcekleri de çıkmış. Hatta aralarından bazıları bu dönme dolap düzene dur demek istemişler. Çok kaliteli güçlü insanlar çıkmış. Ülkeye güzel ekimler yapmışlar. Faydalı bir çok işler yapmış bu girişimci liderler. Ancak fötür şapkalı başkan süleymancık böceği siyaseti çok iyi biliyormuş. Her seçimde başa gelmesini bilmiş. Her başa gelişinde daha çok aslan kralcı olmuş. Onun ülke içindeki yardakçıları ile çok iyi anlaşmış. İmzaları çekinmeden atmış.

Bu sırada bir grup süleymancık da Allah’a dayanıp, çalışmaya sarılmanın çözüm olduğunu söylemiş ve söylediği gibi yaşamışlar. Bizim süleymancık böceği onlardan gözükmüş. Arkadan eliyle vurutmuş ama hiç desteklememiş. Bir grup serbest piyasa ekonomisi demiş, başarılı olur gibi olmuşlar, ekonomiyi azıcık düzeltmişler; süleymancık böceği onlarla savaşmış. Hatta süleymancık böceği aslan kralla bir olup bu grubun liderini farklı bir trafik kazasında öldürtmüş.

Aslan kral, süleymancık böceğini sevmiş. Onu kullanmış da kullanmış. Çünkü göz ucu ile süleymancık böceklerinin yaşadığı bu kendine göre potansiyel tehlike alanını hep onun sayesinde kontrol ediyormuş. Aslan kral şöyle düşünüyormuş: “Neme lazım. Bunların atalarından en insancıl, en hakperest, en diğergam, en adil, en kuvvetli, en güçlü dinazorlar çıktı. Bu dinazorlar hak ve adalet uğruna bir köle için bir başbakana ceza bile verdiler. Bu süleymancık türünün sağı solu belli olmaz. Bakarsın gücü tekrara ele geçiriverirler.” İşte bu dinazorların soyu süleymancık böcekleri  aslan kralın korkulu rüyası imiş. Onların geri gelmesi ormandaki tüm düzenin kontrolünün elinden kaçması demekmiş. Aslan kral bu nedenle fötür şapkalı süleymancık böceğini hep desteklemiş. Danışıklı dövüşle yıllarca ülkeyi idare etmişler. Bizim Süleymancık Böceği de inandığı gibi yaşamadığından yaşadığı gibi inanmaya başlamış. O artık süleymancık postu giymiş bir aslan kral imiş. Sözü bir tek süleymancıklara geçse de aslanmış işte. Onun için tek hedef iktidarını ayakta tutmakmış. Halk onun dönemlerinde hep mutsuz yaşamış. Kıtlıklar, sıkıntılar, üzüntüler, haksızlıklar hep galip gelmiş. Süleymancık böcekleri için onun başkan olduğu yılları zulüm yılları olmuş.

Şimdi masaldaki süleymancık böceğinin psikolojik analizini yapalım. Böylece insanın yükseliyormuş gibi görünürken alçaltan duygularını, davranış ve eylemlerini inceleyelim.

Süleymancık Böceği aslında dışa değil içe yenilmişti. Korku onun en büyük düşmanı olmuştu. O iktidarını kaybetmekten hep korkmuştu. İktidarını koruma uğruna çok taviz vermişti. Korkunca, doğrunun yanında zulme karşı çıkmak yerine ve dik durmak varken şapkasını alarak kaçıverdi. Hatta bir keresinde idare meclisi toplantısı sürerken gelen bir tilkinin haber verilmesi üzerine meclisi olduğu gibi bıraktı. İlk önce o kaçtı. Konuşma için kürsüye çağırıldığında kürsü boş kaldı. Onu aradılar mecliste bulamadılar. Bir baktılar ne görsünler ayılar ellerinde balyoz meclisi basmışlar. İlk önce o kaçmış. Ayılar da meclisten kaçmayanları yiyivermiş. O yine kurtulmuştu. Süleymancık böceği sadece o an için kurtulmuştu aslında. Bu davranışları ile hep kendisi kaybetti. Kaybetti ama kaybettiğinin farkına bile varamadı. Korkusu onun evrensel insani değerlere verdiği desteğe engel oldu. Geçici dünyaya ait kazançlar ona ahirete ait kalıcı kayıplar getirdi. İnandığı değerlere sahip çıkan bir lider iken zaman onu dünyevileştirdi. Nefis ve şeytan yalanı, sahteyi, çirkini doğru, gerçek ve güzel gösterdi.

Rahata düşkünlük onun vazgeçilmeziydi. Boğaz görünümlü nehire bakarak keyif yapmayı çok severdi. Bu boğazın yanındaki sarayda bir zamanlar ataları, şimdi ise o yaşıyordu. Bir insan daha ne isterdi ki? Hele buraya bakarken içilen rakının keyfine doyum da olmazdı. Yakındaki lisenin öğrencileri gelir sarayın önünde tekneden atlayışlar yaparlar, “padişahım çok yaşa” derlerdi. Ohhh. Hep bunun hayalini kurmuştu. Bir zamanlar damat olarak girmeyi çok istediği; kapıdan alınmadığından pencereyi deneyip de giremediği saraya şimdi baş kapıdan giriyordu. Tenperverlik ve eğlenceye düşkünlük, atalet ne güzeldi. Fakir, cahil ve beyni örümcek ağlı geri halk bunlardan ne anlardı ki? Yeme, içme, eylenme onu çok meşgul etti. Her şeyi yedi, içti. Nimetler pis mi, temiz mi hiç bakmadı. Balolarda oynamayı da pek severdi. Her gittiği ilde temiz kızları zorla, zorbalıkla Nemrud gibi nefsine kurban ederdi. Bohem hayata pek düşkündü Mute derdi, şu derdi, bu derdi sözüm ona bir günlük sözde nikahlar yapar, fetva ile işini meşrulaştırmaya çalışırdı.. Kimseyi değil, sadece kendini kandırdı.

Benliğine çok düşkün idi. Gurur ve kibir onun bir numaralı kişisel özellikleriydi. “Allah kibir benim elbisemdir. Kim onu giyerse ben ona düşman olurum” demiş ona ne. O ezilmemek için herkesi ezerdi. Yanlış fikirlerinden, düşüncelerinden hiç ödün vermedi. Başkaları ile görüş alışverişinde bulunmadı. Sadece aslan kralı dinledi.

İnsanlar tarafından övülmeyi çok severdi. İnsanların onu alkışlaması, ünlü olmak, toplumda herkesin onu dinlemesi, parmakla gösterilmesi çok hoşuna giderdi.. Birileri gelip de "şunu şöyle yapalım" deyince "arkanızda kaç kişi var" derdi. Bir gün bir başasker darbe yapalım dedi. Ona da aynı soruyu sordu. Güç ve kuvvet nerede ise, o orada idi. İnsanlar tarafından takdir edilmekten pek çok hoşlanırdı. Övülmekten, alkışlanmaktan hoşlanma en çok sevdiği şeydi.

Kıskançlık da onu mahvetti. Aşırı kıskanç, hased bir adamdı. Kimsenin onun önünde olmasına izin vermezdi. Yakar, yıkar, yok eder, yalan söyler, iftira atar ama asla önüne hiç kimseyi geçirmezdi. Biri yükselse her türlü oyunu oynar, ne yapar eder rakibini yok ederdi. Çünkü böyleleri onun varlığını ve menfaatlerini tehlikeye atıyordu. Böyleleri ne olursa olsun derhal yok edilmeliydi. Bu kıskançlığı, başkalarının halk için güzel işler yapmalarına hep engel oldu. Güzel bir iş yapılacaksa onu o yapmalıydı. Kendisi varken güzel işleri başkası nasıl yapardı. Güzellikleri ancak o yapardı. Başkalarının yaptığı güzellikleri hep kıskandı. Her kim  biraz güzel iş yapsa onu yalanla yaftaladı ve yok etti. Yalan, iftira her şey ona serbestti. Karaladı, korkuttu, kışkırttı, kamlaştırdı, kumpas kurdu. Olsun süleymancıklar ülkesine kimse güzel bir iş yapamasın; yeter ki saltanatı sallanmasın.. Öyle ki en büyük rakibi bilinmeyen bir suikaste zehirlenerek kurban gittiğinde -ki bu suikastte kendi adı da geçmişti- onun cenazesindeki kalabalıkları bile kıskandı. Ölmüş adamın cenazesine bol insan gelse ne, gelmese ne.. İnsanda kibir olunca ölüyü kıskandırır şeytan.

Abartırdı. Abartma onun en güzel sanatıydı. Azıcık güzel iş yapsa bunu anlata anlata bitiremezdi. Fakir halk ise o güzel iş uğrunu başka hiç bir şey yapılmasa bile gene ona oy verirdi. İyiliklerinizi küçülterek, hatalarınızı büyülterek anın ve iyi yönünde kendinizi düzeltmeye çalışın düsturuna hiç uymazdı. Nerde bir topluluk görse yaptığı işleri ballandıra ballandıra anlattı. Bir kere ülkeyi ikiye ayıran bir nehrin üzerine aynı anda 6 böceğin geçebileceği bir köprücük yaptı. Allah Allah, otuz beş sene bunu anlattı. Oysa ki köprüyü de kendileri gibi bir böcekgillerden olan ama çalışkanlıkları ile ün yapmış çekik gözlü karıncalar yapmıştı. Kendisi hiç mühendis yetiştirmedi. Okullar açmadı. Sadece aslan kralın istediği sistemde öğrenci yetiştirdi. Neyi küçülteceğine neyi büyülteceğine kendisi karar verdi. İşine geleni büyülttü, işene geleni ise küçülttü. Halkın ne istediğinin hiç önemi yoktu.

 

Zalimdi. Menfaatlerinin önüne geçen en ufak bir engelde zulüm yapmaktan hiç çekinmezdi. Bir keresinde iki bin vatanına aşık askeri personeli görevinden hiç çekinmeden ordudan atmıştı. Başka bir zaman isyan eden bir halka karşı valisine emir vererek kimyasal silah kullanılmasına izin vermiş; kadın, çoluk çocuk binlerce insan acı çekerek titreye titreye ölmüştü. Nefes kasları felç oldu; nefes alamadılar. Başka bir zaman da özgürlük dediği için dörtler meydanında toplanan halkın üzerine taramalı tüfekle ateş emri verdi; beşbin silahsız insan, barışçıl gösteri yapan halk öldü. Başka bir zamanda Buruc diye bir kentte sözünü dinlemeyen yüksek insani değerlerle dolu felsefecileri toptan imha kararı aldı. Şehrin surlarını kapattı. Derin bir hendek açtırdı. Uhdud diye adlandırılan bu şehrin insanlarını kadın ve çocuklarıyla birlikte hak ve adalete inandıkları için ateşe attırdı. Evet, tüm zalim hükümdarlar gibi merhametten yoksundu. Zaten hakına acımayan, aslan krala destek için güçlünün yanında olan, taklitçi ve üretken olamayan fötür şapkalı süleymancıktan da bu beklenirdi. Bir şey değil tüm bu yaptıkları ile o dağlar büyüklüğünde ulu atalarının, muhteşem Süleymanların, Davut ve Süleyman hükümdarlığının anlına da bu davranışları ile leke sürdü. Geçmişindeki büyük insanların torunu olduğundan, onu görenler geçmişindeki o büyükleri de süleymancık böceği gibi zannettiler. Ne yazık ki olan yüksek insani değerleri savunan insanlara ve temsil ettikleri güzel değerlere oldu.

Kendini yetiştirmedi. Şer odaklarıyla, hükümranlığını koruyacak her gizli açık örgütle ilişkilerini sıcak tuttu. Enflasyon memleketi sardı, insanlar açlıktan öldü. Et yiyemediler. Yağ, şeker kuyruğunda ömürler tükendi. Enerji sıkıntıları elektrik kesintilerine neden oldu. Ama o vicdanını örttü. Sonunda vicdanı da kalmadı. Menfaatleri peşinde koşan rahatına düşkün, kadir kıymet bilmez, zalim bir lüp lüpçü lider oldu. Önüne geleni yuttu.

Dünyada sonsuza dek yaşayacağını zannetti. Yaşamın bir sonu olduğunu kavrayamadı. İnsanlar öleceklerini çok az düşünür. Çünkü ölüm lezzetleri tahrip edip acılaştırır. Gelip geçici dünyanın bir gün onu da tükürüp atacağını bilemedi. Kendisinden önceki birçok zalim gibi kendi devrinin de geçeceğini ve yaptıklarının yanına bir zarar olarak kalacağını bilemedi. Gençlik günlerinde, zinde olduğu devirlerde sanki sonsuz bir yaşamın içinde zannetti kendisini. Ama öyle değildi. Zaman onu ihtiyarlatıyordu. Sayılı ömür günleri yaşam takviminden bir bir eksiliyordu. Önündeki günler azalırken arkasındaki günler çoğalıyordu. Dünyaya ne zalimler ne diktatörler geldi, geçti. Onlar yaptıkları ile büyük bir mahkemenin gününü kabirlerinde bekliyorlar. Ama kurdukları saraylar, hanlar hamamlar, bahçeler, piramitlerin yerinde toz bulutları geziyor.

Süleymancık böceğinin ülkesinde bölünmüşlük almış başını gidiyordu. Ülke sözüm ona ayakta duruyordu. Aslında da parça parça idi. Herkes dünya düzenine uymuş, yaşayıp gidiyordu. Çözüm getirenler yok ediliyordu. Şucu, bucu deniyordu. Şu bu derken ülke taksim taksim edilmişti. Gerçekten bir şeyler yapmak isteyenler kötü adam diye yaftalanıyordu.Kehanet gerçek olamamışmıydı yoksa. Hani kutsal şehirden bir kurtarıcı onların başına gelecekti. Bu süleymancık böceği olamazdı. Eyvah eyvah artık kıyamete kadar böyle mi gidecekti.

Şapkalı süleymancık bir gün iktidarı kaybetti. Gizliden gizliye ülkeyi sevenler yıllarca bıkmadan usanmadan yeni bir nesil yetiştirmişlerdi. Artık süleymancığın devri geçmişti. Süleymancık yaşlanmıştı. İstese de artık sağlığı el vermiyordu. Aslan kral kendine başka işbirlikçi süleymancık böcekleri buldu. Aslan kralın süleymancık böceği ile işi bitmişti. Zaten artık eskisi kadar ülkeye hükmedemiyordu.

Yaşlı süleymancık böceği artık destek almadan yürüyemiyordu. Evladı olmamıştı. O da evlat yerine senelerce yeğenini beslemiş, kalkındırmıştı. Yeğeni ise erken yaşta ölüvermişti. Evlat yönünden şanslı değildi. Karı koca kalakalmışlardı.

Kendisi ülkenin en üst basamağına gelmiş ve emekli olmuştu. Daha altlarda bir makamı da kabul edemezdi. Kurallar gereği tekrar en üstte seçilmesi de yeni gelen nesil nedeniyle de olasılık dahilinde görünmüyordu.Yine de ülke siyasetine uzaktan bulaşmayı denedi. Ama zaman geçmiş, devir değişmişti.  Artık kimse onu dinlemiyordu. Aslan kral bile süleymancık böceğinin devrinin geçtiğini düşünüyordu. Onunla işi bitmişti. Ülkenin içinde yeni maşalar bulmuştu. Aslan kral ülkeleri nasıl idare edeceğini çok iyi bilirdi. Duruma göre çok hızlı şekil alır, işi biteni atar yenisini bulurdu.

Allah ona ülkesini yükseltme ve yüceltme olanakları vermişti. Çok güzel işler yapabilir, ülkesine iyi ve güzel hizmetler verebilirdi. İktidar, güç, kuvvet, servet ondaydı; herşeye sahip gibi görünüyordu. Ama kendisine verilen bu nimetleri iyi değerlendiremedi. O da benzerleri gibi yükseliyor görünürken alçaldı. Dıştan bakanlar onu yükseliyor zannettiler. Ama yükselirken çevresinde bu kadar yara bere bırakan birisi gerçek yükselişe eremez. Yükseliyor gibi görünürken alçalır sadece.

Süleymancık böceği belki günü kurtardı. Ama büyük mahkemede, mahşerde, hesap gününde paçayı nasıl kurtaracak bakalım? Belki başkaları erken öldü, o uzun yaşadı. Ama sonunda ölüm varsa insan bin yıl yaşasa ne ki? İnsan kısa dünya yaşamında rahat yaşasa ne, yaşamasa ne? Mefistonun bir oyunu da insana sonu belli ömrünün geri kalan sınırlı zamanını sonsuz gibi göstermesidir. İnsan sonsuz yaşayacakmış gibi hisseder. Ölümü pek düşünmek istemez.

Bugün yaşanan acılar vehimle büyür, sanki geçmiş ve geleceği kapsar gibi olur. Bu da aceleci insanın sabır gücünü azaltır. Eşi ile anlaşmazlığı olan insanlarda, hatta boşanmalarda da bunu görebilirsiniz. Sabır gücü sanal geniş zamana yenilir. Yaşanan olumsuzluklar sonsuz yaşanacakmış gibi düşünülür ve sabır kuvveti pes eder. Nasıl yaşarsan yaşa eninde sonunda öleceksin. Belki şimdi böyle ölümlü cümleler içinizi karartıyor olabilir. Ama ölüm gerçeğinden kaçmak da insanda bazı gerçekleri yok sayma hissi doğurur. Yaşarken ölümle barışık olmak gerekir. Nedir ölümle barışık olmak? İnsanın sonsuza kadar yaşayacağını bilmektir. Evet beden ölür ama ruh ölmez. Hisseden, algılayan, yaşayan ruhtur, beden değil. Beden ruh ile dünya arasında bir aracıdır. Beden, ruh ile dünya arasındaki adaptasyonu, ilişkiyi sağlar. Biz aslında ruhuz ve asla ölmeyeceğiz. Bu dünya anne karnı gibidir. Bebek ana rahminden dışarı çıkarken ölmüyor. Başka bir dünyaya geçiyor. Ölüm de bu dünya rahminden başka bir ortama geçişten ibarettir.

Evet eğlenceler sadece bedene hitap ediyorsa sonrasında sıkıntı ve çeşitli yoğunlaşmış sorunlar gelir. Ruha hitap eden, ruhu doyuran etkinliklerdir gerçek dinlenmeyi sağlayan.

Tenperverlik, rahatına düşkün olma, tembellik, vücudunu rahatlatma çabası içerisinde olma, bedenini besleme, bedenini sevme demektir. Tenini sevsen de sevmesen de bedenin bir gün seni yolda bırakacaktır. İstesen de istemesen de. Yaşlanacaksın, ihtiyarlayacaksın, hastalıklar bedenini vuracak, yolun sonunda bir gün beden benden bu kadar diyecek. Böyle bir yaşam sisteminde nasıl tenperver olursun. Eğer ölümü yok edebilirsek o zaman ten perver olalım. Bir de neden ten perver olalım ki. Ruhperver olmak varken. Ruhperver olmak tenperver olmaktan daha kolaydır. Ruh perver olmak ruhu beslemek, ruhun zevk ve ihtiyaçlarına kulak vermek demektir.

Süleymancık böceği kibirliydi. Kibir de gurur da insana yakışmaz. İnsan aciz bir varlıktır ve Allah’ ın karşısında haddini bilmelidir. İnsan için gerçek bayram insanın O’ nun rızasını kazandığı gündür. İnsan ne kadar gururlansa da kibirlense de ufacık bir mikrop onu yere sermez mi? O zaman gurur neyine ki? Gurur ve kibir nefsani bir hastalıktır. Gurur, diğerlerinde de gurur hissini doğurur. Ve toplum içi iletişimleri bozar. Kıskançlık hissini dürtükler. Rekabet hissini artırır sonra da rakibini yenme, yok etme hissini uyandırır. Galip gelme uğruna haksızlığa meyleder. Kendi tarafını tutar. Karşı taraf haklı bile olsa hakkını vermez.

Negatif milliyetçilik duygularını tetikler. Akrabasını, aşiretini, milliyetini haksız dahi olsa tutar, tarafgir olur. Farklı kimliklerin birlik ve beraberliğinden güç ve kuvvet doğar; negatif milliyetçilikte parçalanarak kuvvet kaybı olur. Gururlar, kibirler kişinin kendi komplekslerinin bir uzantısı olduğu kadar, başkalarından kendini üstün görme hastalığının da bir parçasıdır.

İnsan kimseden kendini üstün görmemelidir. İnsanlar eşit şartlarda dünyaya başlamazlar. Herkes farklı bir kulvarda yarışa başlar ve devam eder. Ama yaşam boyu benzer sınavlardan değişik zamanlarda geçerler.  Kimi fakir kimi zengin doğuyor, kimi geri bir ülkede kimi gelişmiş bir ülkede doğuyor, kimi yakışıklı güzel kimi de farklı oluyor. İnsan birçok özelliğini kendi seçemiyor. Doğduğumuz milleti kendimiz seçebiliyor muyuz? O zaman bu kavgalar niye, bu savaşlar kimin için? İnsan üstün olsa ne, olmasa ne? Asıl üstünlük güzel insani değerlere sahip olma konusunda üstün olmaktır. Asıl üstünlük kendini Yaradan’ın hoşnutluğunu kazanma konusunda önde olmaktır. Belki insanların ortak olan en önemli özelliği herkesin benzer iç potansiyellere ve kapasitelerine sahip olmasıdır. Bu kapasiteleri iyi kullanmalıyız. İnsanlar bu kapasitelerini geliştirerek dünyayı bir barış adası haline getirebilir. Bunun için nefsimizin ve mefistonun oyunlarına gelmemek gerekir. Nefis, geçici takdir ve iltifatlardan zevk alır. İnsanlar yaşamında nice takdirler, teşekkürler almıştır da ne olmuştur. İlkokul birinci sınıf çocuğu “a” harfini yazınca öğretmeninden övgü görür. İnsanın övülmesi ona yapılan bir kötülük olmasına rağmen takdir edilmekten hoşlanmayan enderdir. Biri bir insanın düzgün, iyi, güzel bir şeyini belirtse bu övgü onun hoşuna gider, gülümser. Ama yanlışına işaret edilse kızar. “Densiz sana ne” benim eksiğimden der. Süleymancık Böceğinin de ölürken ne gururu kaldı, ne kibiri. Acizliğini anladığında ise çok geçti. Ne demişler?

Mağrurlanma padişahım,

Seni de benim gibi Yaratan var.

 

Süleymancık böceği kıskançtı. Hased haksızlığa açılan bir kapıdır. Kıskanan insan, kıskandığı kişiyi engeller. Onun yapabileceği güzel işleri sınırlar. Süleyman Böceği de rakiplerini bertaraf etmek, kıskanmak yerine onların güzel yönleri ile övünüp, kendisine örnek alabilir, yaşamının bir parçası haline getirebilirdi. Ama o yok etmeyi tercih etti, kendini geliştirmedi.

Ben her şeyi bilirim diyen hiçbir şey bilmiyor demektir. Kıskanan insanın gözüne perde iner. Bu perde onun doğruyu yanlışı ayırt etmesini engeller. Kıskançlık ekip çalışmasının önünde de engeldir. Hasid için ekibin başarısı değil, kıskanılanın başarılı olmaması önemlidir. Süleymancık Böceği de kendi döneminde başarı olacak kişileri hep engelledi. Çünkü o tek isim olmak istiyordu. Ama istemese de geri çekilmesi gerektiği yaşa ulaşınca sonrakiler hep onun önüne geçtiler. Süleymancıkların memleketine ondan sonra çok güzel yöneticiler gelecekti. Çünkü Süleymancıklar ülkesinde gençler yetişmişti bir kere. Neyseniz onunla yönetilirseniz kuralı çerçevesinde güçlü iktidar günlerindeki engellemelerine karşılık, şimdi tüm başarılı, memleketini seven yurttaşlar tüm güçleri ile ülkeleri için çalışıyordu artık. O ise sadece kıskanmaya devam ediyordu. Perde altından siyasete etki etmeye çalışıyordu. Ama devran dönmüştü. Artık elinden bir şey gelmiyordu. Arkadaşları bir bir yıkılırken elinden bir şey gelmedi. Zalimlerin sanal güçleri bir gün Allah'ın sonsuz adaleti, merhameti ve gücü karşısında yıkılır.

Gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkma gibi bir özelliği vardır. Gerçekler ne kısalır, ne uzar. Abartan kendini ne kadar farklı göstermeye çalışsa da eninde sonunda yaptıkları da yapamadıkları da herkesin gözüne olduğu gibi görünür. Kimseyi kandıramaz.

Zalimler yaptıklarından dolayı tarihe kara bir leke olarak geçer. Ayrıca mahşerde büyük mahkemede mağdurlar tek tek haklarını isteyeceklerdie. Zalim artık orada hesabını verir. Burada düştüğü durum da cabası olur.

Övülenler bilsinler ki bir gün çevrelerinde övücüler kalmaz. İktidarın, gücün gitmesi ile birlikte dalkavuklar kaybolup giderler. Sahte şakşakçılar iktidarı alkışlarlar, düşeni değil. Sahtekarlar ve ikiyüzlüler düşenin yanından bir bir ayrılırlar.

Süleymancık böceği evde artık yapayalnızdı. Eşi bunadı. Onu yaşlı bakım merkezine bıraktı. Beş yıl sonra de eşi öldü. Yapayalnız kaldı. Bazen konferanslara konuşmacı olarak çağırılıyordu. Konferansı düzenleyenler onu konuşturup kullanıyorlardı. Onu kullanmak isteyenler tarafından hatırlanıyordu sadece. Taraftarları kayboldu gitti. Bir gün yalnız başına evinin bir odasında ölü bulundu. Ölürken yanında kimse yoktu. Cenazesini bir kaç resmi görevli kaldırdı. Cenazesine çok az kişi katıldı. O övenler, alkışlayanların hiç birisi yoktu. O yükselirken alçalanlardan olmuştu. Çok yükseldiğini zannetti ama aslında mercimek boyu kadar yükselememişti. Çukurların dibine yuvarlandı gitti. Mehmet Akif Ersoy demiş ki;

Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri;

Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: Semeri

 
Yükselirken Alçalanlar kitabından alınmıştır.

11 Temmuz 2014 Cuma

Üniversite Tercihleri

Üniversite adaylarına altın tavsiyeler ya da ağacın altındaki üniversite


 
HABERLER YORUM  
9 Temmuz 2014, Çarşamba, Zaman.
 
Üniversite; Türkiye’de hâlâ en önemli sınıf atlama aracı. Yozgat’ın bir köyünden çıkan genç, iyi bir üniversiteyi kazanmakla adeta fırlatma rampasına girmiş oluyor.
 
Ortalamayı sıkı tutup Amerika’da yakalanacak akademik kariyer fırsatı ya da KPSS’ye asılıp elde edilecek bir Rekabet Kurumu uzman yardımcılığı ile babasından devraldığı sosyal sınıfın üstüne gökdelen inşa edebiliyor.
İyi ki de üniversitenin böyle bir işlevi var. Pek çok yanını beğenmediğimiz merkezi sınavın eşitleyici etkisi sayesinde doğuştan gelen ya da lise son sınıfa kadar elde edilmiş her türlü statü, avantaj payı susuyor ve bir yıllık antrenmanla kazanılmış çoktan seçmeli sınav performansının belirlediği bir kariyere adım atılıyor.
Üniversite demek; kafası basan, gelecekle ilgili hedefleri, ajandasında yapılacak işleri olan bir sürü insanın aynı yerde toplanmış olmasından doğan büyük bir enerji, hatta üniversitesine göre nükleer enerji demektir.
Bu enerjiden istifade etmek ve aynı zamanda bu enerjiye bir dinamo olarak omuz çıkmak için uygun akım, uygun voltajı bulmuş olmak gerekli. İşte bugünlerde yüz binlerce genç ve onların aileleri kenetlenebilecekleri üniversiteyi bulma çabası içinde. Onlarca üniversite de kendisini onlara en iyi şekilde anlatma yarışında. Tek dileğimiz herkesin en mutlu olacağı eşleşmenin gerçekleşmesidir. Bunun en büyük kazananı Türkiye olur.
2000 yılından bu yana önce Sabancı Üniversitesi halen de İstanbul Şehir Üniversitesi’nde bu eşleşme sürecinin bir parçası olmuş ODTÜ mezunu bir kişi olarak gözlemlerimi üniversite adaylarıyla paylaşmak isterim.
Sevgili üniversite adayları. Kısa bir süreliğine elinizdeki tercih robotunu yere bırakın, tanıtım kitapçıklarını kapatın ve arkanıza yaslanın.

Puanıma yazık olmasın
Bu seçim sürecinin en mutluları ilk beşe girenler diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yaptıkları efsane puan, ayaklarına geçirilmiş çelik prangalardır. Tüm kontenjanların önlerine serili olması kimseyi yanıltmasın. Seçebilecekleri bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda bölüm ve üniversite çoktan belirlenmiştir. Bunun dışında yapacakları bir seçim yetmiş beş milyon insan tarafından mahallenin delisi muamelesi görme nedenidir. Bu muazzam baskı, belki de bir Orhan Pamuk olacak gencin, Orhan Pamuk hayranı bir beyin cerrahı olması ile sonuçlanmaktadır. Gerçekten yapmak istediği bölümü, aldığı puanının çok altında diye yazmayıp puanının ‘şanına yakışır’ tercih yapmayı ‘puanıma yazık olmasın’ olarak özetleyen adaylar aslında kendilerine yazık ederler. Unutmayın! Yanlış bir evlilikten boşanıp kurtulabilirsiniz ama yanlış diplomadan boşanamazsınız.

Ergen kriterleri endeksi
Çoğu insanın farkında olmadığı basit bir gerçek var: Üniversite bölümlerinin taban puanları bir önceki yıl sınava giren yüzünü sivilce basmış bir grup ergen tarafından belirlendi. Onların sınav aldığı yılın puanlarını da bir önceki senenin yüzünü sivilce basmış ergenleri takdir etmişti. Daha öncekiler ve daha öncekiler ve daha öncekiler için de durum aynıydı. Kısacası, üniversitenin ederi olarak görünen puanlar lise öğrencilerinin yatırımcısı olduğu bir borsada belirleniyor. Üniversitelerde yaşanan olumlu ya da olumsuz gelişmeler, dünyada yükselen ya da düşen trendlerin etkisi, talebin fiyatlandırıldığı bu sisteme oldukça gecikmeli yansıyor.
Ne yazık ki; üniversitelerimizi evrensel kriterlere göre derecelendiren tarafsız otoriteler yok ya da yolun çok başında. Bu hesaba göre, örneğin; işletme okumak isteyen bir öğrencinin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın açıkladığı ‘Girişimci Üniversite’ sıralamasını, taban puanlar kadar dikkate alması yararına olacaktır.
Siz siz olun! Bu yoldan sizden önce yürümüş kişilerin ayak izlerini takip etmekle yetinmeyin. Seçeceğiniz üniversitenin sadece bu gününe bakmayın; beş yıl, on yıl sonra nereye varacağını anlamaya çalışın. Bugün için ucuz (puanı düşük) bir arsanın pek yakında önünden otoyol geçeceğini, hemen yanı başına Almanları çatır çatır çatlatacak bir havaalanı yapılacağını henüz pek kimse bilmiyor olabilir. Tercih rehberi böylesi kelepirlerle dolu.

Diploması yeter
Ne güzel ki artık diploma tek başına para etmiyor. Falanca üniversiteden olsun da çamurdan olsun diyen işverenlerin tümü iflas etti.
Her üniversite mezunu aynı donanımda olmadığı gibi bir üniversitenin her mezunu da aynı niteliğe sahip değil. Üniversiteleri farklı boylarda musluklar olarak düşünün. Musluklardan akan su; dersler, projeler, konferanslar, etkinlikler, danışmanlıklar yani üretilen bilgilerdir. Bu muslukların birinden kol gibi su akabilir, diğerinden serçe parmağı kadar. Ancak musluk kadar sizin yüklenme kapasiteniz de önemlidir. Bu işin matematiği çok basit: Kol gibi suyu akan üniversitede bir litrelik şişeyle dolaşırsan diplomanın yanında bir litre suyun olur. Eğer serçe parmağı kadar akan bir üniversitede bir varilin olursa dört yılın sonunda bir varil suyu yüklenip mezun olursun. 

İstanbul dışı yazmam
Evet, kabul ediyorum. İstanbul’da üniversite öğrencisi olmak güzel ama İstanbul herkese yetmiyor. İstediğiniz bölümün olduğu şehirleri Google Maps’ten inceleyin. Etrafta görülecek o kadar çok şey var ki, şaşıp kalacaksınız. Örneğin; Rize’de okuyup hafta sonunu Gürcistan’da diğerini bir şelalenin altında geçirmek çocuk oyuncağı. Muş’ta okuyan bir öğrenci olarak başvurup da kabul alamayacağınız AB projesi olmayacağını garanti ederim. İtalya senin Polonya benim gezmenin yolu Muş’tan geçiyor olabilir.
Ne demişler: Paris’te ikinci olacağına Roma’da birinci ol.

Babama daha fazla yük olmak istemiyorum
Anaokulundan itibaren özel okullara giden öğrencilerde sıkça görülen bir sendrom. İyi bir üniversite kazansın diye özel okullara, dershanelere ve özel derslere dökülen paranın dörtte birini iyi bir üniversite eğitimi için ödemek istememek. Gençlik çağının verdiği toylukla yapılmış lüzumsuz bir cengaverlik. Ailenizin ödeme gücü varsa iyi bir üniversite için para ödemekten kaçınmayın. Kahramanlık yapmak için daha iyi fırsatlar önünüze çıkacak, merak etmeyin.

Köküne kibrit suyu
Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de ‘köklü üniversite’ olmak en başta aranılan vasıflardandır. Peki sadece kök salmış olmak yeterli mi? Kök salana kadar zamanı nasıl geçirmiş, esas ona bakmak lazım. Seksen yıllık bir üniversitemiz eğer tarihine en azından dört Nobel, bin patent sığdırmışsa tamam ama hikâyenin sonu eskimek, yıpranmak ve yorulmak olarak neticelenmişse.. Atalarımız! Buyurunuz söz sizde: Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı.

Yazık olan imam hatipliler
Toplum hatta hatta insan mühendisliklerinden ne çekti bu ülke. Yıllarca imam hatip lisesi mezunları doktor, mühendis, kaymakam olamasın diye türlü türlü numaralar çekildi. Her baskı gibi bu da ters tepti. İmam hatiplerin en iyi öğrencileri doktor, mühendis, kaymakam olmayı seçti, seçmeye de devam ediyor. Halbuki IŞİD gibi korkunçlukların tehdidi altındaki dünyamızın iyi din bilimcilere ihtiyacı var. Arapça, İngilizce bilen iyi bir teolog, bir din bilimcinin yetişmesi için dört yıllık ilahiyat ya da İslami ilimler fakültesi eğitimi yetmiyor. Lisede temel konuların bitirilmiş, üniversiteye ciddi bir birikimle başlanmış olması gerekiyor. Ancak bizim Anadolu imam hatiplerin en parlak öğrencileri tezek kokulu bir ilçenin kaymakamı olmayı tercih ediyor. Ondan sonra da gelsin belediye başkanlığı, milletvekilliği. Çok yazık oluyor.
Dükkân üniversiteleri
Vakıf üniversiteleri ikiye ayrılıyor: 1. Vakıf üniversiteleri. 2. Bir adamın dükkânı olan vakıf üniversiteleri. Tercihi mümkün olduğunca birinciden yana kullanmakta yarar var. Bu arada ikinci grupta da iyi olan üniversiteler yok değil.

Reklamda ses duvarını aşmak
Üniversitelerin reklamlarında saydıkları bilimsel faaliyetler, gösterdikleri laboratuvarlar eğer gerçekse; Mars’ta Türk kolonisi kurmaya birkaç senemiz kalmış olmalı. Maalesef çok atan var. Dünyanın beş yüz üniversitesi ile işbirliği olduğunu söyleyen üniversitenin, beş yüz sayısına ulaşmak adına, Harvard’ın hediyelik eşya dükkânından alınmış logolu fincana bile ‘kırk yıl hatırı vardır’ muamelesi yaptığını tahmin etmek çok güç olmasa gerek.
Çimler üstünde gitar çalan İsviçre yapımı erkek ve laboratuvarda renkli suları birbirine karıştıran gözlüklü kız klişesine yurt odasında ayısına sarılmış mutlu öğrenci resimleriyle ‘büyük’ yenilik getirmiş üniversite broşürlerinden sıkılanları www.yok.gov.tr adresi üzerinden Yüksek Öğretim Bilgi Yönetim Sistemi’ne girip Kurumsal Değerlendirme Raporlarına göz atmalarını şiddetle tavsiye ederim.
Daha da önemlisi Sokrates’in bir ağacın altını dünyanın en iyi üniversitesi yapmaya yettiğini bilmek.

*İstanbul Şehir Üniversitesi, Kurumsal İletişim Direktörü

16 Haziran 2014 Pazartesi

Dünya Çocukları İçin Yapılan En Büyük Hizmet

İnsanın yüreğindeki insana ve insanlığa hizmet aşkını kimse engelleyemez..
 
İnsanlığa hizmetin ve dünya çocuklarına yapılan en büyük hediyenin filmini izlemek için aşağıdaki linki tıklayınız...
 
 

14 Haziran 2014 Cumartesi

Baba..

Babalar gününü unutmayalım.

Anne ve babalarımıza hürmet edelim. Nasıl ki çocukken onlar bize merhamet etti, şimdi de biz onlara hürmet edelim. Sevindirelim. Tüm babaların babalar günü kutlu olsun.

Dünya Barışı İçin ...