30 Nisan 2016 Cumartesi

yaşam uzun



Ömrünüzü on yıl uzatabileceğinizi söylesem ne dersiniz? 
Uzun ve sağlıklı yaşam bir rastlantı değildir. İyi genlerle başlar, ama iyi alışkanlıklara da bağlıdır. Uzmanların açıklamalarına göre, doğru bir yaşam biçimi benimserseniz, on yıl kadar daha uzun yaşayabilirsiniz. 

Peki, uzun ve sağlıklı yaşamın formülü nedir? 
Son yıllarda araştırmacılar insanların dikkat çekici ölçüde uzun bir yaşam sürdüğü bazı bölgelere odaklandı. Bir ekip Sardinya'nın (İtalya) dağ köylerinde, insanların uzun bir yaşam sürdüğü ve 100 yaşına ulaşan erkeklerin oranının hayret verici derecede yüksek olduğu bir yer buldu. 

Bir diğer ekip Okinawa Adası'nda (Japonya) dünyanın en uzun ömürlü insanları arasında yer alan bir grubu inceledi. Ve Loma Linda'da (ABD) araştırmacılar, Amerika'nın uzun yaşam şampiyonları arasında sayılan Yedinci Gün Adventistleri adlı tarikattan bir grup üzerinde çalışmalar yaptı. Bu üç bölgede yaşayanlarda yüz yaşını aşanların oranı yüksek; bu insanlar dünyanın diğer gelişmiş ülkelerinde ölümcül olan hastalıklardan sadece bir bölümüne yakalanıyor; daha uzun ve sağlıklı yaşıyor. 

Sonuç olarak bu insanlar "en doğru alışkanlıkları" edinmenizi öneriyor. Gerisi ise size kalmış.

1. Stresinizi azaltın: Kronik stres vücuttaki hücrelerin ömrünü kısaltır. Sonuç olarak önce hücreler, sonra dokular ve daha sonra organlar ölmeye başlıyor. Stresi azaltırsanız daha iyi uyursunuz, gözlerinizin altındaki torbalar ve kırışıklıklar azalır. Stresi azaltmak için egzersiz yapmanız önemlidir. Egzersiz kendinize olan güveninizi arttırır, kendinizi iyi hissetmenizi sağlar.

2. Egzersiz yapın: Yaşlanma belirtilerinden en belirgin olanı ise kambur duruş ile el ve ayaklardaki titremedir. Kas kaybı, kas liflerini kontrol eden motor nöronların ölümü sonucunda gerçekleşiyor. Yüzümüzdeki derinin altındaki kas liflerini kaybedince de dokular sarkıyor. Kas kaybını önlemek için uzmanlar haftada en az 2 ya da 3 kez egzersiz yapmanızı öneriyor.

3. Güneşten kaçının: Güneşten gelen ultraviyole radyasyona ihtiyacımız var. Çünkü UV ışınları, melatonin üretiminde kullanılan A vitamini üretimini harekete geçiriyor. Melatonin seviyesinin düzensiz olması durumunda İnsanlar depresyona giriyor. Çok fazla UV ışığı, kolajen ve elastin tarafından oluşan diğer yaşlanma belirtilerini ve buruşuklukları hızlandırabilir.

4. Dengeli ve iyi beslenin: Bazı yiyecekler İçeriğindeki maddelerden dolayı yaşlanma süreciyle mücadele ediyor. Antioksidan içeren gıdalar, serbest radikalleri dengeleyerek etkisiz hale geliriyor. C ve E vitamini, beta karoten yiyecekler yiyerek fazla antioksidan tüketirseniz serbest radikallerin hücresel yapıya zarar verme ihtimali azalır. Uzmanlar, renkli sebzeler, alabalık, somon gibi yiyeceklerin yer aldığı antioksidan bakımından zengin bir beslenme programı tavsiye ediyor.

5. Sigarayı bırakın: Cildiniz için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri sigarayı bırakmak olmalı. Eğer günde yarım paket sigara içerseniz, bir an önce cilt bakımınıza özen göstermelisiniz. Sigara cilt dokularına esneklik sağlayan tabakada bulunan kalojen ve elastine zarar veriyor. Bu ise cildin sarkmasını ve buruşmasını hızlındırıyor.

Ayrıca sigara içmek, cilt hücrelerine ve besin taşıyan kan damarlarını daraltıyor.

64 yaşında kolon kanserine yakalanan Breuning, verdiği demeçte tedavi sürecinin ardından bu hastalığı yendiğini söylemiş fakat sağlığına asıl etki eden unsurun beslenme düzeni olduğunun altını çizmişti. İşte 108 yaşında kalça kemiğini kırdıktan 21 gün sonra ayağa kalkan Breuning'den uzun yaşamak için tavsiyeler:

Günde 2 öğün yemek yiyorum, akşam yemiyorum.
* Her gün mutlaka meyve yiyorum.
* Kahvaltıda yumurta ve kızarmış ekmek yiyorum.
* Kahvaltıda aşırı yemiyorum.
* Bol su içiyorum.
* Spor yapamazsam mutlaka çıkıp yürüyorum.
* Kahvaltıda 1.5 fincan ve öğle yemeğiyle 1 fincan kahve içiyorum.
* Her gün 06.30'da uyanıyorum. 07.30'da kahvaltı yapıyorum.
* Bol su içiyorum.* Spor yapamazsam mutlaka çıkıp yürüyorum.
* Kahvaltıda 1.5 fincan ve öğle yemeğiyle 1 fincan kahve içiyorum.
* Her gün 06.30'da uyanıyorum. 07.30'da kahvaltı yapıyorum.
* Uzun yıllar boyunca hergün bir bebek aspirini aldım.
* Herkes kilosuna dikkat etmeli. Hayatım boyunca 59 kiloda kaldım.
* Zihnimi çalıştırmak için radyo dinliyorum.
* Hayat felsefem “Dünyaya ölmek için geliyoruz. O zaman ölmekten korkmamalıyız” oldu.
* uzun yaşamın sırrını sıkıntıları büyütmemesine bağladı.

27 Nisan 2016 Çarşamba

Nefsin İstek ve Arzularını Zayıflatmak İçin Dört Gücünüz


1-      Sükût: Susmak ama sadece gerektiği zaman, lüzumu kadar konuşmak.
2-      Açlık: Doymak ama ihtiyaç olduğu kadar yemek.
3-      Yalnızlık: İnsanlar içerisinde bir insan olmak, toplum içerisinde yaşamak ama dostu buluncaya kadar yalnız kalmak.
4-      Uykusuzluk: Uyumak ama bedenin mecbur olduğu esaretten kurtuluncaya kadar uyumak.


            Bilerek susmak; planlı olarak sağlığa zarar vermeyecek şekilde aç kalabilmek veya az yemek; her gün yalnız kalacağın, kendinle baş başa olacağın ve tefekkür edebileceğin az da olsa bir zaman bulmak; fazla uykudan uzak durmak yaşamı bereketlendiren unsurlardır.
Tefekkür etmek; yaşam yolculuğundaki gidişini değerlendirmek; nereden geldiğini, nereye gittiğini düşünmek; hayatında doğruların, yanlışların neler olduğunu incelemek; bundan sonra ömründe nasıl ve ne şekilde yol alacağını konusunda düzenlemeler yapmak; hakiki insan olma yolculuğunda ne kadar ilerleyebildiğini ve bundan sonra neler yapabileceğini planlamak gibi konular üzerinde düşünmek ve değerlendirmeler yapmak için kişinin ayırdığı zaman neden az olsun ki?
            İnsan, nefsini eğitmek adına bu dört gücü bilinçli ve planlı olarak kullanmalıdır. Bunları yapan insan hem bedenen hem ruhen sağlıklı olur. Sağlıklı yaşamak için insan iradesiyle bu dört gücün üzerindeki kontrolü ele geçirmelidir.
Kalp Allah’tan uzaklaşınca mefisto ona dost ve yoldaş olur. Para, altın, değerli maden, tahvil, bono, mal, mülk, servet, statü, gençlik, güzellik gibi şeyler insanın hoşuna gider.
            Ne var ki bunlara sahip olmak mutluluk için yeterli değildir. Belki geçici ve kısmi bir ferahlık sağlayabilir. Ancak önünde sonunda sıkıntı ve üzüntüler, dertler ve musibetler insanı yakalar. Asıl olan şudur ki; insan kendi kendini kontrol altına alabilmelidir. Bir deyişte söylendiği gibi “Ya zihnin seni yönetir ya sen zihnini yönetirsin.” İnsanın kendini kontrol etmesi bedenini kontrol etmesinden geçer. Bedenin kontrolü zamanla ruh kontrolünü getirir.

            Size bir önerim var. Her gün on, on beş dakika kendi başınıza kalın; koltuğunuza oturun ve tefekkür edin. Geçmişinizi, bulunduğunuz anı, geleceğinizi, mutlak kaderi (ölümü), yapmanız gerekenleri, yaptıklarınızı, yapacaklarınızı düşünün. Her şeyden uzaklaşıp sırf ruhunuzun olduğu bir yolculuğa çıkın, “Balonun Dışına Çıkmak” yazısında olduğu gibi… Ruhunuzla çıktığınız bu gezi sizi bir sürü yükten kurtaracak, olaylara bakış açınızı değiştirecektir.

26 Nisan 2016 Salı

Peygamberimizden sav Sonra Medine


            Ahmet Cevdet Paşa, Sahâbe dönemi -fitneler öncesi- Medine’sini dikkatli bir üslûpla anlatır:
“Halife Ebû Bekir ve Halife Ömer’in başkanlık zamanları ve Halife Osman’ın başkanlığının başları, aynen Peygamber Efendimiz’in  zamanı gibi geçti. Ondan sonra nefis yemekler yemek, güzel elbiseler giymek, güzel eyerli atlara binmek, bahçelerde gezinip eğlenmek gibi servet ve medeniyete dal budak salmış âdetler çıktı. Medine’de pek çok binalar yapıldı. Şehir, bir uçtan Selâ dağına kadar uzanarak hayli genişledi. Ferahlık verici safalı evler, mamur ve güzel bahçeler ile cennet misali oldu. Çok kimseler, mal biriktirmek sevdasına düştü. Böyle sel gibi akıp giden medeniyet ilerleyişi takvaya uygun gelmezse fetvaya uydurmak ve biraz da suyun akıntısına gitmek zamanın gereği olarak görülürdü.” Fakat, Büyük sahabî Ebu Zerr, Mescid-i Nebevî’nin kapısında durur ve şöyle derdi: “Şiddetli yağma ve çatışmalarla Medine’ye müjdeler olsun!”
            Allah, Kitabında buyuruyor: “Bir memleketi hak ettikleri bir ceza olarak helâk etmek dilediğimizde, oranın halkı arasında zevk-u safa içinde dilediklerince yaşamayı talepleri sebebiyle gaye edinenleri bir yola sürükler, daha çok nimete boğarız da, onlar orada artık kural tanımaz hale gelir ve hatalara daldıkça dalarlar. Nihayet, hak ettikleri helâk hükmü uygulamaya konur da, o memleketi yerle bir ederiz.” 1
            Azanlara, zalimlere, sonradan gördüm delisine, merhameti, sevgi, şefkati unutanlara, güzelliği bırakıp çirkinliği seçenlere duyurulur..

1 İsra 17

24 Nisan 2016 Pazar

Dikkati Çekme(me)

            Bir işe tek kapıdan girme!
Farklı kapılardan girmeyi de dene.

            Bazı hal ve hareketler dikkat çeker. Dikkat çekici hareketler, gösterişli, ego kokulu tavırlar, rekabet duygusu içinde yaşayanları uyarır. Güzel iş yaparken reklam yapmamak gerekir. Ancak, sessizce, çevrede gıpta damarı oluşturmadan, “Bunlar oldu ama benim katkım yok.” diyerek ve egosantrik olmayan, diğerkâm davranışlar kıskançlık damarından, nazarlı gözlerden kurtulabilir.
            Nazar insanı kabre, deveyi kazana sokar. Nazar için illa da boy pos önemli değildir. İnsanda kalp de ruh da vardır. Onlara da nazar değebilir.
            Kıskanma ve göz kalma esnasında nazarı değen kişi “O yapmadı ki!” diye düşünmelidir. Göz, kulak, hafıza, eylem, fikir, akıl, zekâ, vesaire kimseye ait değildir. Allah'a ait olanları çıkarırsak bizden geriye ne kalır? Her şeyin sahibi mülkün sahibi olan Allah'tır.
            Hazımsızlık, çekememezlik gibi düşüncelere hâkim olmak gerekir. Hazımsızlığa hakim olunmazsa arkasından nazar gelir. Kıskanan, gıpta eden kişi bakışını yere çevirsin ve kafasından geçirdiklerini zihninden uzaklaştırmaya çalışsın. Tabii nazarı dokundurmamak gibi, nazara gelecek hal hareketlerden de kaçınmak önemlidir.
            Bir şeye bakar ve onun Gerçek Sahibini1 görmezseniz nazarınız değer. Eğer her şeyin Gerçek Sahibi hatıra gelirse nazar kaçar. Her yanlış şey “ben yaptım, ben ettim”lerden doğar. Gerçeği  unutan, nazarı bulur.

1.Gerçek Sahip: Allah.

Kendini Övme ve Beğendirme İsteği

            Kişilerin iç dürtülerinden olan övünme dürtüsü, ben merkezli olup, narsisizmin yapı taşlarındandır. Kişi, önemli veya önemsiz bir özelliği sebebiyle kendisinin yüceltilmesini, abartılı bir şekilde kendinden söz ettirmeyi, kendisiyle iftihar edilmesini arzu eder. Neticede ilgi uyandıracak şekilde kendini anlatır. Kendini öven kişide mutlaka zirvede olma arzusu vardır ki, kişi baskılayamadığı aşağılık kompleksini, kendini övme ile tatmine çalışır.
            İnsanlar arasında kendini övmek hoş görülmese de bu kişiler geçici olarak toplumda ilgi çekebilirler. Fakat ne olursa olsun, insanlar, genellikle kendini iyi, sevimli, güzel, yetenekli göstererek beğenilme maksadıyla gayrete girenleri hoş karşılamazlar. Karşı cinslere, parti liderine, topluma, işverene, bir yol gösterici öğretmene kendini övüp beğendirme gayretleri, kişinin rakiplerinin kıskançlık duygusunu tetikleme riski taşır.
            Teveccüh edilenler, ilgi duyulanlar arasında gerçekten takdire layık biri varsa, narsist yapılarından dolayı, kıskanç kişiler onun önünü kesmek ve iyiliklerin gelişmesini bilerek ya da bilmeyerek - bilinçaltı etkilerle - engellemek isterler.
            Mefistonun oyunu, nefsin rasyonalizasyonu; olanları akla uygun hale getirme çabası asla tükenmez. İnsan bazen mütevazı, alçak gönüllü gibi görünerek de kendini beğendirmeye çalışabilir. Bu da kibrin bir başka bir çeşididir. Bu kişiler aslında kendinden söz eder. Kendini küçültürken, kendini ön plana çıkarırlar. "Ben aciz, sıradan bir kişiyim; bana verilen zekâ ile bu işi en iyi ben yaptığım için görev bana tevdi edildi; acizane, bu işleri biz yapıyoruz, bu da fakire verilmiş bir lütuf, ihsan..." gibi sözlerle sözde kendini küçültürken aslında beğenilme arzusu öne çıkıyordur. Bu kişiler övülür ve takdir edilirken sevinirler, gülümserler, sözüm ona söylenenleri kabul etmezler.


Enaniyet ve Egoizm

Enaniyet, değişik kullanım şekilleriyle Arapçada "ben" manasına gelen "ene"den türetilmiş; egoizm ve sadece kendini düşünme anlamını taşıyan bir kelimedir.  Önce ene kelimesinin anlamı üzerinde duralım: Kendini bilen her şeyi bilir. Kendini tanıyan her şeyi çözer. Eneye ben ve ego da denebilir. Ene, insanın kendisi, özü, şahsiyeti, manaları taşımasının yanında;  insana, diğer varlıklar ve olaylar karşısında ayırt etme, iyiyi kötüden ayırma, okuma ve değerlendirme olanağı verir.
Ene; aynı zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki bireysel ve sosyal sorumluluklar karşısında insanı bir muhatap durumuna yükselten ve her insanda var olan bir kapasitedir.
Ene, insanın kendisini de dünyayı da olayları da anlayıp, kavrayıp, değerlendirip O’na açılan kapıları, sınırlı iken sonsuzluğu bulmasını sağlayacak bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, tüm varlıklara ve kendisine ait öyle derin sırları açar ki, bu sayede insan Allah’la dost olur; O’nun kelimesi olur, ruhu olur, sevgilisi olur. Evet, ene insan için bu kadar önemli ve gerekli iken onu bilmeyen ve içeriğinden haberdar olmayanlar için bir kuyu, bir girdap halini alır.
İnsan eneyi yerinde değerlendirmezse başına gelecekler vardır. Hatalı kullanılan ene, nice dev cüsseleri yutmuş, nice Herkülleri yere sermiş; nice hanları devirmiş, nice evleri, ocakları, barınakları, güzellikleri ve  birliktelikleri yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acizlik, zayıflık, fakirlik kanatlarıyla yükselmiş; çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır.
Ene, Allah’a duyulan inançla doğru okunmadığı, içeriğine -ben basit, aciz, sıradan bir varlığım ve O’nun kuluyum esaslarına göre- doğru bakılmadığı zaman tehlikeli bir hal alır. Bu durumlarda; kendini kendine malik sayıp aynadaki hayali suretini hakikat sanarak  kibre girmiş, gurur mırıldanmış, bencillikle gürlemiş, kini, nefreti ve hiddetiyle hayvanları aratmamış, şehvani istekleriyle hep bohem yaşamış, çalım, caka ve başkalarını hafife alma gibi komplekslerden kurtulamamış ve kendi kendinin düşmanı olmuştur.
Böyle değerlendirilmemiş, hatalı gelişim süreci yaşayan ene hastadır, sakattır. Böyle bir ene bireysel zevklerinden başka şey düşünmeyen ve düşünemeyen bencil birisidir. Kibir ve gurur hastalığına yakalanmıştır. Birçok depresyon ve şizofrenik olgunun oluşumunda enenin hatalarının yeri vardır. Kendini güçlü hissettiği ve fırsat da yakaladığı zamanlarda, gözünü kırpmadan herkesi ezip geçen bir diktatör bozması, hak ve hürriyetler konusunda saygısız bir nemrut ve kadir kıymet, şükür bilmeyen, tanımayan bir nankör olur. Zayıf ve güçsüz olduğu ya da ihtiyaçlarla kıvrandığı durumlarda ise o, herkesin ayaklarına kapanacak kadar zavallılaşır.
İnsanın en önemli parçası ene, Allah'a inanmakla aydınlanır! Acizliğinin, zayıflığının, fakirliğinin farkına varırsa ve bedenin istek ve arzularının kölesi olmaktan sıyrılıp kalp ve ruhun hayatına önem verirse mutlu ve huzurlu olur. Yaratıcısının hoşnutluğunu kazanma arzu ve isteği içini sarar, kötü kişilik özellikleri ve huyları ile mücadele edip güzel ve insani değerlere yönelmeye çalışırsa huzuru yakalar.
Enede iyiliğin ve kötülüğün çekirdekleri bulunur. Ene insana iyiliğin kapılarını da açar, kötülüğün kapılarını da. Evet, ene iki kapının kilidini de açacak kapasiteye sahiptir. İnsanların kimi temiz oluk, kimi kirli oluk gibidir. Her ikisinin de sıkı savunucuları vardır.
Kirli oluktan akanlar aklı biricik esas kabul ederler. Bu kesimin dünyasında maddeciler, tabiatçılar, tek dünyacılar yetişmiştir. Onlara göre sadece bu dünya vardır. Aralarından kuvvet ve şiddeti öne çıkaranlar olmuştur. Kuvvet ve şiddet atmosferinde Nemrutlar, Şeddadlar, Firavunlar boy atıp gelişmiş ve kitlelere kan kusturmuşlardır. Hayatı, cismani ve bedeni arzulara, isteklere bağlı götürenlerin çizgisinde insanlar aşağılık hislere kurban gitmiş, şehvet ve bohemliğe açık ruhların başlarını dönmüş ve yığınları akla hayale gelmedik sapıklıklara sürüklemişlerdir. Bedeni haz ve zevklerinden başka bir şey düşünmeyenler, varlık ve olaylara insanca bakıp onu içerik enginliğiyle duyamayanlar, duyamayıp kendi bencilliklerinin darlığında heba olup gidenler egoizm kuyularında boğulanlardır.
Temiz oluktan akanlar ise evrensel insani değerlerin temsilcileri olmuştur. Enesini doğru rotada kullananlar arasından nice hakiki insanlar yetişmiştir; adil hâkimler, melek gibi krallar ve daha niceleri… Ene, Allah’ı bilmek ve tanımak için bir anahtardır. Bu yörüngede ene kendini sadece bir kul olarak bilir ve Yaradan'ın hizmetinde olduğunu düşünür; O'na karşı saf bir kulluğa yönelir ve her zaman O'nu hoşnut etmek için koşar. Ene artık Allah’ın hoşnutluğu doğrultusunda ilerler.
Enenin olumsuz yanıyla ilgili bölümüne enaniyet (egoizm) denir. Enaniyet, kendine düşkünlük, yalnız kendini düşünme, her faaliyetini bir kısım şahsi çıkarlara bağlı götürme, her işi bencillik yönüyle ele alma, sadece ve sadece kendini düşünmedir. Enaniyet, bir nefis hastalığıdır. Böyle bir karakter, başkalarından söz edildiği, onlara ilgi alaka, iltifatta bulunulduğu hemen her yerde yaygara yapar, kıskançlıklara girer, hırsla kıvranır; hızını alamaz gıybete, iftiraya başvurur ve "onlar" dediği kimseleri karalamak için elinden gelen her şeyi yapar.
Bazı kimselerin, bunun bir iki adım daha ötesinde, kendini mutlak üstün ve eşsiz görme şeklinde bir bakış açıları vardır. Hatta kendine "gaye insan" nazarıyla bakmak, kendine aptalca bir aşırı olumlu yaklaşım ile çevreden gelen ilgi, alakaya takılarak ben en büyüğüm görüntüsü sergileyebilmek için maskaralık diyebileceğimiz fantezilere girme ve "ben" merkezli bir dünya kurarak kendini anlatma, kendine göre üstün kişilik özelliklerini sayıp dökme cinneti söz konusudur. Buna egosantrizm denir. Böyleleri her hadiseyi kendi bakış açılarına göre yorumlar, herhangi bir konuyu, onun enginliği ve derinliği çerçevesinde değil de, kendi egoizminin darlığı içinde ele alır, değerlendirir; sonra da kendince çıkardığı hükümleri başkalarına dayatmaya çalışır.
Aslında, bu tipler kendi heva ve heveslerine öylesine kilitlidirler ki, kendilerinden başkasını görmez, göremez; kendi hülyaları dışında hiçbir şey bilmez, bilmek de istemez; kimseyi sevmez ve hayırla da yad etmezler. Kendilerini bir insana ait ideal kişilik özelliklerinin merkezine oturturlar. Aslında vicdani planda kendileri bile buna tam inanamadıklarından, yani kendi kapasitelerini bildiklerinden her zaman dıştan gelecek bir yüzleştirme ve gerçekle karşı karşıya kalma endişesiyle gergin ve kavgaya hazır bir durumları vardır.
Hele bunların arasında nefsine âşık ve taparcasına bağlı bir kısım narsistler bulunmaktadır ki, bunlar tıpkı çocuklar gibi, gördükleri her nesneye sahip olmak ve başkalarına ait şeyleri elde etmek için sık sık onlarla kavgaya tutuşur ve sürekli hır gür çıkarırlar.
Böylelerinde hiç mi hiç sosyal sorumluluk hissi gelişmemiştir. Onlar, hemen her zaman heva ve heveslerine göre hareket ederler. Olabildiğince kibirli ve gururludurlar. Herkesi hafife alır ve aleme tepeden bakarlar. Bir de bu hasta ruhlar, çevrelerindeki saf yığınlar tarafından alkışlanıyor, bireysel bencillikleri herhangi bir guruba ait olduğunu hissettiriyorsa buna da grup egoizmi denilir. Sonuç olarak bir grup bağnazlığı ortaya çıkar. Çünkü kendine yarayan, kendi menfaatine gelen şeyler doğru, diğerleri haklı bile olsa kendine bir faydası olmadığından yanlıştır. Böylece doğrular yanlış, yanlışlar doğru olur. Bu durum derinleşir ve bu kişiler nemrutlaşıp akla hayale gelmedik kötülüklere neden olabilirler.
Firavun böyle bir ruh haliyle halkına “Ben sizin en yüce rabbinizim.” demiştir. Nemrud da "Ben de yaşatır ve öldürürüm." demiştir. Bir diğeri ise "Ben bu serveti kendi imkân ve kendi bilgimle elde ettim." demiştir. Bu düşüncelere zamanında gem vurulup kişi kendi acziyetinin, zayıflığının farkına varmazsa ve düşünce bozukluğunu gideremezse  şizofreni dairesine girer.  "Ben Mehdi’yim.", "Ben Mesih’im.", “Ben İsa’yım”, "Ben Kutub’um.", "Ben Gavs’ım." türünden saçmalıklarda bulunur. Sürekli ben merkezliliğin karakteristik düşünce bozukluğu insanı sarar. Artık şizofreni dediğimiz hastalık başlamıştır. Aslında bozulmuş düşünce akışı ile kibrini, gururunu, kendini beğenmişliğini, kendine güvenmesini ve beğenmeyi, makam sevdasını ve ben severliğini seslendirirler. İnsan olmanın esası olan acizlik, fakirlik, tevazu, alçak gönüllülük, haddini bilmek, utanç gibi konulardan habersiz yaşarlar ve diğer insanları da zehirlerler.
Egoist insanlardaki ruhsal çöküntüye neden olan hep aynı şeylerdir:
1-      Evrensel insani değerlerin ve Allah’ın kıymetini bilmemek.
2-      Nefsinin istek ve arzularının güdümünde bulunmak.
3-      Şöhret sahibi ve ünlü olma arzusu.
4-      Bohemce yaşama arzusu.
Gel gör ki, bu düşmüş insanlar, her zaman kendilerini farklı yaratılmış gibi görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon insanı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Böyleleri herkesi sıradan, hor ve hakir varlıklar sayar ve onların da bir şeyler yapabileceklerini asla kabul etmezler. Hele bir de etraflarında bu duyguyu sık sık tetikleyen bir kısım şakşakçılar varsa ki her zaman var olmuştur, bunlar öylesine bir büyüklük hissine kapılırlar ki, herhalde bu ölçüdeki bir enaniyeti ifade için sözler değil, şahısları göstermek doğru olacaktır: Firavun, Nemrud, diktatörler, zalimler…
İşte artık buna megalomani, iyice ilerlemişine de megalomanik hezeyan denir.
Pohpohlanmaya, alkışa açık ve yatkın bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da eklenince ortaya tipik bir narsist çıkar. Sever kendini Allah'ı gerçekten sevenlerin sevdiği kadar, tapar hevasına putperestlerin tanrıçalarına taptığı gibi... Yanında Peygamber'den bahsedildiğinde dahi rahatsızlık duyar; "O'nun temsilcisi ve izdüşümüyüm." gibi hezeyanlarla kendi inanmasa da çevresini bir kısım karmaşık ve şüpheli şeylere inandırmaya çalışır.
Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve hürmet beklentisi içindedir. Damlasının derya, zerresinin güneş gösterilmesini arzu eder. Dahası, etrafını kendisine karşı çok derin bir hayranlık içinde görmek ister. Herkesin her şeyine gözünü dikerek, haklı haksız tüm arzularının yerine getirilmesi beklentisine girer. Bekledikleri gerçekleşmeyince de çevresini yakar, yıkar, şuna buna gönül koyar, en yakınlarını bile vefasızlıkla suçlar ve altından kalkılamayacak, kabul edilemeyecek hak iddialarında bulunur. Zaten başkalarıyla da her zaman kavga içindedir; hasetle kıvranır durur, gıybetle, iftira ile boşalır, kinle, nefretle sürekli cinnetlerle yaşar!