23 Kasım 2014 Pazar

Bize de Çocuk ve Yakınlarımıza da ...

Ey her zaman kullarına rahmet ve merhametiyle muamele eden Yüce Allah’ımız! Sen’den, bu düşkün kullarına da merhamet edip bizi de iman-ı kâmil ve marifet-i tâmme ile donatmanı dileniyoruz.
Sinelerimizde, Sen’in azamet ve ululuğunun hakkı olan hürmete kaynak teşkil edebilecek mehâbet, mehâfet ve vuslata karşı şevk ü iştiyak hislerini uyaracak yegâne Zat Sen’sin! Ne olur, bu lütuflarından bizi mahrum bırakma!

http://www.youtube.com/watch?v=LgI5citlI0E#t=77


Herkes Kapsam Alanında...

.................  evrensel olma özelliği itibarıyla bütün insanlara hitap etmektedir. Onun yelpazesi, tasavvurlarımızı aşan bir genişliğe sahiptir.
O hâlde onu insanlığa takdim edenler bu özelliği hiçbir zaman göz ardı etmemelidirler. Bu sebeple, ya da bu ve şu görüşü ön kabulüyle kimseyi bu tebliğ dairesinin dışına itmemeli, hiçbir ferdi, mezakından, meşrebinden, karakterinden dolayı dışlamamalıdırlar.

Önce en yakınlarını uyar!

Bizim en mühim meselemiz, çevremizde dağılıp çer-çöp haline gelmiş hadise ve manzaralar karşısında müteessir olmayışımızdır. İnançlı bir sine için en ızdıraplı ve büyük dert, etrafında bulunan insanların kayıp gitmeleri karşısında kayıtsız kalmaktır.

Bir insan ister yakın ister uzak çevresinin rüşdü ve hidayeti mevzuunda biraz olsun dertlenirse,  Cenâb-ı Hak bir gün onun imdadına yetişip, ona ışık tutacaktır. Ayrıca bu meseleyi dert haline getiren bir insanın kafası düşünecek, kalbi yorulacak, devamlı bu mesele ile meşgul olacak, pek çok insanın görüşünü alacak ve neticede bir gün mutlaka bunun ilmini elde edecektir. Zira böyle bir insan, artık yolunu bulmuş demektir. Kovayı elde eden, er-geç bir ip de bulur ve Allah’ın lütfuyla kuyunun dibinden çıkaracağını çıkarır.
İnsan, yakın çevresine karşı herkesten evvel kendisi vazifelidir. Kur’an-ı Kerim: “(Ey Nebim!) Önce en yakın akrabalarını uyar” (Şuarâ, 26/214) ayetiyle bu hakikati dile getirir. Onun için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), öncelikle yakın akrabaları üzerinde durmuş, bu vesileyle kendisine babalık yapan Ebu Talib ve amcası Ebu Leheb’e defalarca hak ve hakikati tebliğ etmişti. Ancak Efendimiz, Tebbet sûre-i celilesi nâzil olunca, Ebu Leheb’den alâkayı kesmiş, ona bir daha teklifte bulunmamıştır. Zira Ebu Leheb’in iman dairesine girmeyeceği Kur’an ayetiyle mühürlenmişti.
Allah Resûlü, “Ben cennete, babam cehenneme giderse, cibillî karabetimden ötürü buna nasıl dayanırım? Mü’minler için bu mevzuda nasıl hassas olursam olayım, babamı belki daha çok düşünürüm. Onun cehenneme girmesi, azap çekmesi aklıma geldiği zaman dilgîr olurum.” duygu ve düşüncesiyle yıllarca kendisine babalık görevi yapan Ebu Talib’in üzerinde ısrarla durmuştu ve bu O’nun için çok önemliydi. Bunu çok iyi anlayan Hz. Ebu Bekir, Mekke fethinde, babasının elinden tutup biata getirirken çok memnun ve mesrurdu. Babası Ebu Kuhâfe, kelime-i şehadeti getirirken gözü görmeyen 70-80 yaşlarında bir pîr-i fâniydi. Son anlarını yaşarken, birilerinin vapuru kaçırmasına binaen o, vapura biniyordu. Ancak Hz. Ebu Bekir, bu manzara karşısında sevinmesine rağmen hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Allah Resûlü, sadık dostunu bu halde görünce ona, “Niçin ağlıyorsun? Sevinmeli değil misin, baban Müslüman oldu.” deyince Hz. Ebu Bekir şöyle demişti: “Ya Resûlallah! Babamın yerinde Ebu Talib’in bulunmasını arzu ederdim. Babam bana ne kadar yakınsa Sen de Ebu Talib’e o kadar yakındın ve Müslüman olmasını çok arzu ediyordun.”
Amcacığım Ne Olur Bir Kere…
Evet, Efendimiz, Ebu Talib’in iman etmesini çok arzu etmişti. Hatta ölüm döşeğinde iken, “Amcacığım ne olur bir kere “Lâ ilâhe illallah” de ki, ahirette sana şefaat edeyim.” şeklindeki ısrarına rağmen başında şeytan gibi duran Ebu Cehil ve Utbe gibi kimseler, “Zinhar, âbâ u ecdadının dininden dönme” diyerek ona engel olmuşlardı. Ebu Talib hayata gözlerini yumarken, “Ben Abdülmuttalib’in yolunda ölüyorum.” demişti. Efendimiz ise çok mahzun ve mükedder bir şekilde yanından ayrılmıştı. Bu, başkalarını çok sevse dahi, insanın yakınlarının cennet veya cehenneme gitmesinin ayrı bir mana ve ifade taşıdığı hususunu ifade etmektedir. Öyleyse bir mü’min, irşada evvela yakınlarından başlamalıdır.
Burada bir örnekle meseleyi tavzih etmek istiyorum. Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in babasını henüz doğmadan vefat ettirmişti. Efendimiz’in babası muhterem bir insandı. Genç yaştaydı ve günaha girmeden hanif dini üzerine vefat edip gitmişti. -Allahu a’lem- burada şöyle bir hikmet vardı: Efendimiz, rahmeten li’l-âlemin olarak, herkesten büyüktür. Mevcudat ve mahlûkat içinde ondan daha büyüğü yoktur. O, ihraz buyurduğu muallâ makam olan nübüvvet payesiyle herkesin üstündedir. Hâlbuki bir ölçüde babalığa da ayrı muallâ makam verilmiştir. Allah Resûlü irşad noktasında mürşid olarak babasından üstün bir hal alsa, babası da babalık hakkıyla kendini ifade etse, bir sürtünme bir çarpışma olacaktı. Misal olarak kendisini himaye eden Ebu Talib’i verebiliriz. Ebu Talib, Allah Resûlü’nün nübüvvetini kabul edememişti, babası hiç kabul etmeyebilirdi. Evet, babası hanifliğini muhafaza ederek ahirete gitti. Yani Efendimiz’e reaksiyon göstermemiş, cahiliye devrinde yaşamış, putlara tapmamış bir insan olarak ahirete gidip kendini kurtardı. O, oğluna karşı kıyam eden bir insan olsaydı baş aşağı giderdi. Hikmet-i İlahiye’ye bakın ki Allah, Efendimiz’i, üzülüp kederlenecek bir pozisyonda bırakmamıştı.
Hâsılı, hak ve hakikat, insanları reaksiyona sevk edecek bir üslûpla takdim edilmemeli, onlara tesir edebilecek kimselerin eli, havası, edası, ilmi ve irfanıyla onların gönüllerini fethetmeye gidilmeli, mümkünse emsali arkadaşlarıyla temasları temin edilmelidir. Aksi takdirde maksadın aksiyle karşılanmak kaçınılmaz olabilir.

Zaman, Kürsü.

NUH'un Gemisi



Zaman.

10 Kasım 2014 Pazartesi

Yaşamdaki en büyük güzellikler gözle görülmez ama kalb ( gönül ) tarafından hissedilir.

IMG-20141109-WA0002.jpg görüntüleniyor

Dua ederken, ağlarken, öpüşürken veya rüya görürken niçin gözlerimizi kapatırız biliyor musunuz?

Çünkü yaşamdaki en büyük güzellikler gözle görülmez ama kalb (gönül) tarafından hissedilir.




18 Ağustos 2014 Pazartesi

Boşanma Aşamasındakiler Dinlesinler.. ve Eşlerine Armağan Etsinler

Mefistonun ve nefsimizin ruhlarımızı ve aklımızı esir aldığı bu ahir zaman günlerinde aile bütünlüğünü korumak her şeyden önemlidir..

Lütfen siz ve eşlerinizin dinleyiniz;
ve çocuklarınıza annelik babalık yapmaya devam ediniz.

Bir kere daha.. Kalan kısa ömrümüzün sonuna dek..

İyi dinlemeler. Tıklayınız..

11 Temmuz 2014 Cuma

Üniversite Tercihleri

Üniversite adaylarına altın tavsiyeler ya da ağacın altındaki üniversite


 
HABERLER YORUM  
9 Temmuz 2014, Çarşamba, Zaman.
 
Üniversite; Türkiye’de hâlâ en önemli sınıf atlama aracı. Yozgat’ın bir köyünden çıkan genç, iyi bir üniversiteyi kazanmakla adeta fırlatma rampasına girmiş oluyor.
 
Ortalamayı sıkı tutup Amerika’da yakalanacak akademik kariyer fırsatı ya da KPSS’ye asılıp elde edilecek bir Rekabet Kurumu uzman yardımcılığı ile babasından devraldığı sosyal sınıfın üstüne gökdelen inşa edebiliyor.
İyi ki de üniversitenin böyle bir işlevi var. Pek çok yanını beğenmediğimiz merkezi sınavın eşitleyici etkisi sayesinde doğuştan gelen ya da lise son sınıfa kadar elde edilmiş her türlü statü, avantaj payı susuyor ve bir yıllık antrenmanla kazanılmış çoktan seçmeli sınav performansının belirlediği bir kariyere adım atılıyor.
Üniversite demek; kafası basan, gelecekle ilgili hedefleri, ajandasında yapılacak işleri olan bir sürü insanın aynı yerde toplanmış olmasından doğan büyük bir enerji, hatta üniversitesine göre nükleer enerji demektir.
Bu enerjiden istifade etmek ve aynı zamanda bu enerjiye bir dinamo olarak omuz çıkmak için uygun akım, uygun voltajı bulmuş olmak gerekli. İşte bugünlerde yüz binlerce genç ve onların aileleri kenetlenebilecekleri üniversiteyi bulma çabası içinde. Onlarca üniversite de kendisini onlara en iyi şekilde anlatma yarışında. Tek dileğimiz herkesin en mutlu olacağı eşleşmenin gerçekleşmesidir. Bunun en büyük kazananı Türkiye olur.
2000 yılından bu yana önce Sabancı Üniversitesi halen de İstanbul Şehir Üniversitesi’nde bu eşleşme sürecinin bir parçası olmuş ODTÜ mezunu bir kişi olarak gözlemlerimi üniversite adaylarıyla paylaşmak isterim.
Sevgili üniversite adayları. Kısa bir süreliğine elinizdeki tercih robotunu yere bırakın, tanıtım kitapçıklarını kapatın ve arkanıza yaslanın.

Puanıma yazık olmasın
Bu seçim sürecinin en mutluları ilk beşe girenler diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yaptıkları efsane puan, ayaklarına geçirilmiş çelik prangalardır. Tüm kontenjanların önlerine serili olması kimseyi yanıltmasın. Seçebilecekleri bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda bölüm ve üniversite çoktan belirlenmiştir. Bunun dışında yapacakları bir seçim yetmiş beş milyon insan tarafından mahallenin delisi muamelesi görme nedenidir. Bu muazzam baskı, belki de bir Orhan Pamuk olacak gencin, Orhan Pamuk hayranı bir beyin cerrahı olması ile sonuçlanmaktadır. Gerçekten yapmak istediği bölümü, aldığı puanının çok altında diye yazmayıp puanının ‘şanına yakışır’ tercih yapmayı ‘puanıma yazık olmasın’ olarak özetleyen adaylar aslında kendilerine yazık ederler. Unutmayın! Yanlış bir evlilikten boşanıp kurtulabilirsiniz ama yanlış diplomadan boşanamazsınız.

Ergen kriterleri endeksi
Çoğu insanın farkında olmadığı basit bir gerçek var: Üniversite bölümlerinin taban puanları bir önceki yıl sınava giren yüzünü sivilce basmış bir grup ergen tarafından belirlendi. Onların sınav aldığı yılın puanlarını da bir önceki senenin yüzünü sivilce basmış ergenleri takdir etmişti. Daha öncekiler ve daha öncekiler ve daha öncekiler için de durum aynıydı. Kısacası, üniversitenin ederi olarak görünen puanlar lise öğrencilerinin yatırımcısı olduğu bir borsada belirleniyor. Üniversitelerde yaşanan olumlu ya da olumsuz gelişmeler, dünyada yükselen ya da düşen trendlerin etkisi, talebin fiyatlandırıldığı bu sisteme oldukça gecikmeli yansıyor.
Ne yazık ki; üniversitelerimizi evrensel kriterlere göre derecelendiren tarafsız otoriteler yok ya da yolun çok başında. Bu hesaba göre, örneğin; işletme okumak isteyen bir öğrencinin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın açıkladığı ‘Girişimci Üniversite’ sıralamasını, taban puanlar kadar dikkate alması yararına olacaktır.
Siz siz olun! Bu yoldan sizden önce yürümüş kişilerin ayak izlerini takip etmekle yetinmeyin. Seçeceğiniz üniversitenin sadece bu gününe bakmayın; beş yıl, on yıl sonra nereye varacağını anlamaya çalışın. Bugün için ucuz (puanı düşük) bir arsanın pek yakında önünden otoyol geçeceğini, hemen yanı başına Almanları çatır çatır çatlatacak bir havaalanı yapılacağını henüz pek kimse bilmiyor olabilir. Tercih rehberi böylesi kelepirlerle dolu.

Diploması yeter
Ne güzel ki artık diploma tek başına para etmiyor. Falanca üniversiteden olsun da çamurdan olsun diyen işverenlerin tümü iflas etti.
Her üniversite mezunu aynı donanımda olmadığı gibi bir üniversitenin her mezunu da aynı niteliğe sahip değil. Üniversiteleri farklı boylarda musluklar olarak düşünün. Musluklardan akan su; dersler, projeler, konferanslar, etkinlikler, danışmanlıklar yani üretilen bilgilerdir. Bu muslukların birinden kol gibi su akabilir, diğerinden serçe parmağı kadar. Ancak musluk kadar sizin yüklenme kapasiteniz de önemlidir. Bu işin matematiği çok basit: Kol gibi suyu akan üniversitede bir litrelik şişeyle dolaşırsan diplomanın yanında bir litre suyun olur. Eğer serçe parmağı kadar akan bir üniversitede bir varilin olursa dört yılın sonunda bir varil suyu yüklenip mezun olursun. 

İstanbul dışı yazmam
Evet, kabul ediyorum. İstanbul’da üniversite öğrencisi olmak güzel ama İstanbul herkese yetmiyor. İstediğiniz bölümün olduğu şehirleri Google Maps’ten inceleyin. Etrafta görülecek o kadar çok şey var ki, şaşıp kalacaksınız. Örneğin; Rize’de okuyup hafta sonunu Gürcistan’da diğerini bir şelalenin altında geçirmek çocuk oyuncağı. Muş’ta okuyan bir öğrenci olarak başvurup da kabul alamayacağınız AB projesi olmayacağını garanti ederim. İtalya senin Polonya benim gezmenin yolu Muş’tan geçiyor olabilir.
Ne demişler: Paris’te ikinci olacağına Roma’da birinci ol.

Babama daha fazla yük olmak istemiyorum
Anaokulundan itibaren özel okullara giden öğrencilerde sıkça görülen bir sendrom. İyi bir üniversite kazansın diye özel okullara, dershanelere ve özel derslere dökülen paranın dörtte birini iyi bir üniversite eğitimi için ödemek istememek. Gençlik çağının verdiği toylukla yapılmış lüzumsuz bir cengaverlik. Ailenizin ödeme gücü varsa iyi bir üniversite için para ödemekten kaçınmayın. Kahramanlık yapmak için daha iyi fırsatlar önünüze çıkacak, merak etmeyin.

Köküne kibrit suyu
Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de ‘köklü üniversite’ olmak en başta aranılan vasıflardandır. Peki sadece kök salmış olmak yeterli mi? Kök salana kadar zamanı nasıl geçirmiş, esas ona bakmak lazım. Seksen yıllık bir üniversitemiz eğer tarihine en azından dört Nobel, bin patent sığdırmışsa tamam ama hikâyenin sonu eskimek, yıpranmak ve yorulmak olarak neticelenmişse.. Atalarımız! Buyurunuz söz sizde: Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı.

Yazık olan imam hatipliler
Toplum hatta hatta insan mühendisliklerinden ne çekti bu ülke. Yıllarca imam hatip lisesi mezunları doktor, mühendis, kaymakam olamasın diye türlü türlü numaralar çekildi. Her baskı gibi bu da ters tepti. İmam hatiplerin en iyi öğrencileri doktor, mühendis, kaymakam olmayı seçti, seçmeye de devam ediyor. Halbuki IŞİD gibi korkunçlukların tehdidi altındaki dünyamızın iyi din bilimcilere ihtiyacı var. Arapça, İngilizce bilen iyi bir teolog, bir din bilimcinin yetişmesi için dört yıllık ilahiyat ya da İslami ilimler fakültesi eğitimi yetmiyor. Lisede temel konuların bitirilmiş, üniversiteye ciddi bir birikimle başlanmış olması gerekiyor. Ancak bizim Anadolu imam hatiplerin en parlak öğrencileri tezek kokulu bir ilçenin kaymakamı olmayı tercih ediyor. Ondan sonra da gelsin belediye başkanlığı, milletvekilliği. Çok yazık oluyor.
Dükkân üniversiteleri
Vakıf üniversiteleri ikiye ayrılıyor: 1. Vakıf üniversiteleri. 2. Bir adamın dükkânı olan vakıf üniversiteleri. Tercihi mümkün olduğunca birinciden yana kullanmakta yarar var. Bu arada ikinci grupta da iyi olan üniversiteler yok değil.

Reklamda ses duvarını aşmak
Üniversitelerin reklamlarında saydıkları bilimsel faaliyetler, gösterdikleri laboratuvarlar eğer gerçekse; Mars’ta Türk kolonisi kurmaya birkaç senemiz kalmış olmalı. Maalesef çok atan var. Dünyanın beş yüz üniversitesi ile işbirliği olduğunu söyleyen üniversitenin, beş yüz sayısına ulaşmak adına, Harvard’ın hediyelik eşya dükkânından alınmış logolu fincana bile ‘kırk yıl hatırı vardır’ muamelesi yaptığını tahmin etmek çok güç olmasa gerek.
Çimler üstünde gitar çalan İsviçre yapımı erkek ve laboratuvarda renkli suları birbirine karıştıran gözlüklü kız klişesine yurt odasında ayısına sarılmış mutlu öğrenci resimleriyle ‘büyük’ yenilik getirmiş üniversite broşürlerinden sıkılanları www.yok.gov.tr adresi üzerinden Yüksek Öğretim Bilgi Yönetim Sistemi’ne girip Kurumsal Değerlendirme Raporlarına göz atmalarını şiddetle tavsiye ederim.
Daha da önemlisi Sokrates’in bir ağacın altını dünyanın en iyi üniversitesi yapmaya yettiğini bilmek.

*İstanbul Şehir Üniversitesi, Kurumsal İletişim Direktörü