15 Nisan 2014 Salı

MADDEDEN RUHA YOLCULUK

http://zaman-online.de/hepsi-sadece-kabre-kadar-eslik-edecek-134669

Hepsi sadece kabre kadar eşlik edecek

Biz bedenimize çok iyi bakıyoruz. Ona güzel kokular sürüyor, onu besliyoruz. Yediriyor, içiriyoruz. İhtiyaçlarını karşılıyoruz. Ufacık bir şey olsa doktora koşuyoruz. Ama bunca iltifata rağmen, bedenimiz bizi bir gün bırakacak.
Yine malımız mülkümüz, işimiz, statümüz başkalarına yâr olacak. Eşimiz, dostumuz, arkadaşlarımız da bize bu yolculukta sadece kabre kadar eşlik edecekler. Ancak ruhumuz bizimle gelecek. Ne olurdu son bir kez daha şansımız olsaydı, demeden önce asıl yol arkadaşımıza gerekli değeri vermeliyiz. Peki ruhumuz için ne yapıyoruz? Ona ne kadar özen gösteriyoruz? Ruhumuzun hakkını verebiliyor muyuz?

Aç kalınca bedenimiz alarm veriyor. İkinci öğünü de geçirirsek midemiz gurulduyor. Ancak ruhumuz günlerce aç kalacak olsa bile, çok geç farkına varıyoruz. Bu ihmalin acısı da çok kötü çıkıyor. Oysa ruhumuz bizim gerçek eşimiz. Daha doğrusu biz onun ta kendisiyiz. Ruh iç dünyamızdır. Bedenimiz, servetimiz, statümüz, ailemiz ve dostlarımız ise dış dünyamız. Yani biz onlar değiliz. Mal mülk, servet, statü, rütbe, makam, dost, arkadaş, uzak yakın akraba, beden, vücut hepsi geçicidir. Ne demiş
Yunus:
Mal sahibi mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan.
Mal ve mülk kelimeleri yerine, dost, çocuk, ana baba, kardeş, eş, akraba, iş, meslek, kariyer, makam, gençlik, güzellik, sıhhat kelimelerini koyup yukarıdaki şiiri tekrar okuyun. Yine büyük bir şair bakın dizelerinde dünyayı nasıl anlatıyor?
DÜNYA
Burada hiç kimse durucu değil,
Hepimiz dünyadan göçmeye geldik.
Kör olan bu işi görücü değil,
İyiyi kötüden seçmeye geldik.
Pazarcılar gibi alış-verişle,
Hem bağ tımarı hem meyve derişle,
Az bir sıkıntı, biraz bekleyişle,
O çetin köprüyü geçmeye geldik.
Gelmedik buraya boş dâvâ için,
Encamı karanlık bir kavga için,
Dünyalara ait bir sevdâ için,
Bizler âb-ı hayat içmeye geldik.
Kehf Ashabı gibi mağaralarda,
O en Kutlu ile mübârek gar’da,
Henüz ölüp gömülmeden mezarda,
Bitmeyen çileyi çekmeye geldik.
Niceler düştüler dünya ağına,
Vuruldular bahçesine-bağına,
Anlarlar varınca son durağına,
Biz o bağı ekip biçmeye geldik

11 Nisan 2014 Cuma

Doğru eş sadece tanışarak bulunmaz

http://zaman-online.de/dogru-es-sadece-tanisarak-bulunmaz-132444
http://zaman-online.de/dogru-es-sadece-tanisarak-bulunmaz-132444



Şimdiki gençlerin evlilik işlerine akıl erdirmek mümkün değil. Önce bir tanışma devresi yaşıyorlar. Karşılıklı birbirlerini tanımak istiyorlar, nasıl bir yuva kuracaklarına dair… İşte bu dönemde erkekler konuşuyor, kızlar dinliyor. Sonra işler biraz ilerleyip nişan olunca, o zaman kızlar konuşuyor, erkekler dinlemeye başlıyor. Peki, evlenince ne oluyor dersiniz? Evet, evlenince de ikisi konuşuyor, bütün mahalle dinliyor.

Ne yazık ki çok acı. İç sızlatan bir durum. Ev, içindeki insanlara göre evdir. Bir evde yaşayanlar ne kadar insanî değerleri paylaşıyorsa o kadar huzur ve mutluluk olur. Evde bir dert varsa insan sebebini kendinde, kendi insanlığında, hakiki insan olma yolculuğundaki eksikliğinde aramalıdır.
Sevdiklerimize acı çektirmekten korkmalıyız. Onları üzmemeliyiz. İnsan eşini, çocuklarını üzmek ister mi? Hareketlerimiz sonuçlara yol açar. Bugün eker, yarın biçeriz. Aile bireylerini üzecek davranışlara daha baştan girmemeliyiz.
Sevgimiz herkesi kapsayacak kadar genişlemelidir. Hepimiz Adem’in çocukları değil miyiz? Hepimiz büyük bir ailenin parçası değil miyiz? Niye paylaşamıyoruz ki dünyayı? Egolarımız o kadar büyümüş, o kadar kabarmış ki canavarlaşmışız. Oysa egoizm depresyon nedeni, diğergamlık ise mutluluk sebebidir. Aslında hepimiz bir sofranın çevresindeyiz. Dertleri paylaşır azaltırız, sevinçleri paylaşır çoğaltırız. Kimsenin nasibini kimse yemezmiş. Kapının ardından kimin çıkacağı, ne getireceği belli olmaz. Bereketin kimde ve nerede olduğunu bilemeyiz.
SİZE LAYIK EŞ NEREDEDİR BİLİNMEZ
Günümüzde eş adayını bulma konusuna yanlış inançlar var. Sanki tanışarak evlenince ve görücü usulü evlenmeyince en yakışıklı erkek, en güzel kız bulunacak. En ideal, ahlâklı eş gezerek bulunur; en kötü, uygunsuz eş görücü usulü ile denk gelirmiş gibi yanlış bir kanı var. Bunların hepsi yanlıştır. Görücü usulü ya da tanışarak asıl olan size layık bir hayat arkadaşının, doğru ve uygun eşin bulunmasıdır. Bu her iki usulle de olabilir. Kararı eninde sonunda bireyin kendi verecektir.
Bu nedenle nasibin geldiğinde, çevrendekiler gösterdiğinde ya da tanıştırıldığında adayı değerlendir. Baştan hayır dersen nasibini tepmiş olursun. Kendini kader çizgisinde araya sokmuş olursun. Müdahale edersen sonuçlarına katlanırsın. Bu alışverişte dikkatli olmalısın. O’ndan sana gelen mesajlara dikkat etmelisin. Evlenirken büyüklerin görüşlerinden de istifade etmek gereklidir. Uygun eşi bulmak kadar, uygun eş olmak da önemlidir.
Aşure dertlere derman, şifalı, latif bir tatlıdır. Farklı birçok üründen, meyve ve tahıllardan meydana gelmiş tatlı bir gıdadır. Aşurede kullanılan her gıda kendini diğerlerinde eritmiş, hepsi bir bütün olmuştur. İnsanın en zorlandığı şey kendi benliğinden kurtulmasıdır. Bunu başarmak zordur. Başaranlar da hem kendileri hem aileleri adına kazançlı çıkar. Her renkten değişik zevkler yayarlar çevrelerine. Birçok polenden tat alan arıların midelerinden balı çıkarmaları gibi. Bir kilo bal on milyon polenden alınan tatların karışımıyla oluşur. Birlikten kuvvet doğar, güç doğar.
İnsan sıfır olmalı, sıfır noktasını yakalamalıdır. Kendini değil, başkalarını düşünmelidir. Eşine, çocuklarına merhametli, kerem sahibi olmalı gerekirse kendinden taviz vermeli ve aile bütünlüğünü sağlamalıdır.
Nefis azgındır ve insanı yanıltır. İster de ister. Şeytan da onu kışkırtır. Ama insan kendisinde bir çekirdek olarak var olan iradesini kullanır ve aile bütünlüğünü korursa kazananlardan olur. Temel sır kendini değil başkalarını düşünmektir. Kurtulmak, kurtarmaya bağlıdır. Kurtulmak egoist olmamaya, diğergam olmaya bağlıdır.

6 Nisan 2014 Pazar

Görüş Alış Verişi İle Yaşayın

http://zaman-online.de/istisareye-kulak-vermekte-fayda-var-87614
http://zaman-online.de/istisareye-kulak-vermekte-fayda-var-87614
http://zaman-online.de/istisareye-kulak-vermekte-fayda-var-87614

Bir ses bir sestir. İki olsa daha iyi. Üç olsa daha iyidir. Mefistonun bir oyunu da “egonun imparatorluğu” oyunudur. İnsanın düştüğü en büyük hatalardan birisi de kendisini haklı görmesidir. Bu durumdaki insanın kör noktaları vardır da farkında değildir.

Ona göre görmediği ya da göremediği şey yoktur. Ego ve kibir yanı sıra bir de inat bindi mi artık hiç çekilmez olur. Böyle bir insan her şeyi bildiğini sanır. Doğru da olsa yanlış da olsa “O” artık “Bir Bilen”dir. Bu davranış biçimi aslında bir nevi firavunluktur. Allah ile yarışmadır. Teklik, benlik davasıdır.
Hele böyle bir insan idareci ise. Devlet, millet adına önemli kararlar alıyorsa. Böyle bir yönetici milletine eziyet eder; böyle bir yönetici emri altındakilere zulüm eder; böyle bir insan ailesine, çevresine eziyet eder. Koskoca bir devletin büyüğü her şeyi ben bilirim diyen bir insansa, inadı ve kibri uğruna büyük bir milleti kötülüğe sevk eder. Yapılan güzel işleri yıkar, bozar. Bunu da sözüm ona milleti, devleti adına yapar. Egosundan ve istişare noksanlığından, zavallı yaptıklarını görmüyordur.
Evet. Böyle bir derdin ilacı, en kolay ve kestirme tedavisi istişaredir. Eflatun gibi de olsanız da istişaresiz bir hiçsiniz. Buna karşılık sıradan bir insan da olsanız, istişare ederseniz Eflatun’ u geçersiniz. Şura kararları, danışarak ve istişare kararlarına uyarak hareket etmek sizi üstün kılar. Aldığınız kararlar bazen size rağmen olur ama sonuç her zaman iyi olur. Her şeyi ben bilerim diyen
yanılır.


Başbakan da olsanız, cumhurbaşkanı da olsanız halkları yönetirken istişare etmek zorundasınız. Ederseniz rahat edersiniz. İstişare etmek, korkmak demek değildir. Geri adım da atmak değildir. Aksine görme ve duyma alanınızı alabildiğince genişletmektir. Yanlış karar verme olasılığınızı azaltmaktır. İstişare eden yanılmaz. Hele ki devlet, millet, aile meselelerinde istişare zorunludur. “Ben yaptım oldu”larla bir yere varılamaz.
İnsan, gelişen olumsuz olaylarda kendi kusurunu aramalıdır. İç ve dış meselelerde “biz de kendimize düşeni yapamadık” demelidir. Kusuru kendimizde görmeyince suçlu ararız. “Bu işte bende de, bizde de kusur var” demelidir. İnsan suçu kendinde görmeyince ömür boyu suçlu arar. Başkalarını suçlar. Oscar Wilde der: “Alemin bana yaptığı ne kadar olursa olsun, benim bana yaptığım hepsinden fazladır.” İki şeyin önü alınamaz: Fitne ve yangın. Fitne de yangın da bir başladı mı önce kontrol edebileceğinizi zannedersiniz. Ama hiç te öyle olmaz. Her ikisi de kontrolden çıktı mı bir daha nerede duracağını bilemezsiniz. Önünü alacağını zannedersiniz ama önünü alamazsınız.

Sebeplere göre hareket etmeyi kusursuz yerine getirmeli, iyi dilekleri de (dua) hiçbir zaman unutmamalıdır. Ondan sonra dışarıya bakılabilir. Tabii dışarıya da yapıcı nazarla bakılmalıdır; yıkıcı hal, hareket, sözlerle değil. Bilgelik konusunda en zirvede olan Efendimiz (sav) “zaafımı, tutarsızlığımı sana şikayet ediyorum” diye dua etmiştir. O da böyle diyorsa gerisini siz düşünün.
Ne dünyada safa bulduk, ne ehlinden recamız var;
Ne Dergahı Huda’ dan maada bir ilticamız var.
Ne diyor şair. Ben bu dünyada safa bulmadım. Dünyanın peşinden koşanlardan böyle bir isteğimiz de olmadı. Allah’ ın yanında olmaktan başka bir istek ve teslimiyetimiz de yok. Hepimizin bu sözüu sürekli dilimize dolamamız önerilir.

4 Nisan 2014 Cuma

Belki Bir Gün Biz De Dirileceğiz

Yıllar var ki bu mağmum coğrafyada hemen her zaman bir diriliş esintisi ve fevkalâdeden bir sur sesi bekleyip durduk. Allah daha fazla bekletmesin; fakat biz, yitirdiğimiz değerleri elde edeceğimiz güne kadar hep böyle aktif bir bekleyiş içinde bulunmaya kararlıyız. Ama acaba, böyle önemli bir beklenti adına, mevcut donanımımız, metafizik gerilimimiz, Hak karşısındaki duruşumuz yeterli mi?! Değilse, böyle pasif bir duruşa beklenti denmeyeceği açıktır; o hâlde, eğer beklediğimiz "ba'sü ba'de'l-mevt" duyguda, düşüncede, kalbî ve ruhî hayatta kendimiz olma şeklinde bir diriliş unvanı ise –ki öyle olduğunda şüphe yok– beklentilerimizle beraber durumumuzu bir kere daha gözden geçirmemiz icap edecektir. Zîrâ, hâlihazırdaki tavır ve davranışlarımızla beklentilerimiz arasında illiyet kanununa göre bir tenasübün bulunması, olmazsa olmaz esaslardandır. Aslında bu büyük beklenti, cahillere, mefkûresizlere, dava düşüncesinden mahrum olanlara ve hikmet fakirlerine göre bir iş değildir; o, ilm ü irfan erbabına ve hakikate adanmış ruhlara göre bir gaye-i hayaldir.. eğer bir gün mâkus tâli'imiz değişecekse, şart-ı âdî plânında "Allah'ın izniyle" işte bu kahramanların eliyle değişecektir. Şimdiye kadar hep öyle oldu, –Allah bilir– bundan sonra da yine öyle olacaktır; öyle olacaktır ve haricî-dahilî düşmanlar saldırılarına devam edecek, dostlar beklenen vefayı göstermeyecek, tahribatları tahribatlar takip edecek, ruh ve mânâ köklerimiz sürekli hırpalanacak, gönüller sevgiye hasret gidecek, her yanda ölüm iniltileri duyulacak.. ve tabiî bunca olumsuzlukların yanında her yana hayat üfleyen diriliş süvarileri de hiçbir zaman eksik olmayacaktır.
Belki Bir Gün Biz De Dirileceğiz
Tarihin değişik dönemlerinde bizim coğrafyamızda çok farklı kırılmalar, dökülmeler yaşandı.. defaatle insanımıza zehir içirildi ve onun gözlerine kezzap döküldü.. millî ve dinî değerleri elinden alınarak ona gurbetlerin en acısı yaşatıldı.. güneşi çalındı, ayı söndürüldü ve iç içe küsûflara maruz bırakıldı.. onun, bir yandan düşman cefasıyla kıvranırken diğer yandan da dost vefasızlığıyla inlemesi hiç mi hiç eksik olmadı; yıkılıp giden şer gürûhunu arkadan yenileri takip etti ve her zaman gelenler gidenleri arattı. Öyle ki, ne müstebit tiranların baskıları sona erdi ne de din düşmanlarının kin ve nefreti; sona ermedi ve bu dünyayı onun hakkında Cehennem'e çevirdiler.

Bugün de hiçbir şey değişmeden aynı tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar devam etmekte; insanımızın ümit ışıkları söndürülmeye çalışılmakta, hak ve adalet çiğnenmektedir. Fert, devlet/devletler ve toplumlar olarak inandığını yaşamak isteyenlere fırsat verilmemekte; hattâ onlara engizisyon uygulanmaktadır. Tabiî bütün bunlara rağmen göz doldurucu bir keyfiyette olmasa da, gelecek adına vaad ettiği değişik buudlardaki ba'sü ba'de'l-mevtleri işaretleyen ümit meşaleleri de par par yanmakta ve her şeyi sevgiye ve saygıya göre yorumlayan günümüzün o aydınlık ruhları onca gayz, nefret ve tecavüzlere takılmadan ve hız kesmeden yüksek insanî değerlerimizi ihya istikametindeki yolculuklarını devam ettirmektedirler. Aslında, Allah hiçbir zaman, baskıcı zalim ve tiranlara karşı kapısının sadık kullarını –inayetini üzerlerinden eksik etmesin!– yalnız bırakmamıştır. 

Gerçi yer yer bâtıl düşünce çevreyi gürültüye boğmuş, sürekli esmiş savurmuş, etrafta panik hâsıl etmeye çalışmış, hakkın sesini-soluğunu kesmek için yapmadık şey bırakmamıştır ama toplumdaki sinmeler de hep gelip geçici olmuş ve arkasından hakikatin sesi daha bir tiz perdeden duyulmaya başlamıştır. Allah, bazı dönemlerde zalimlere mehil üstüne mehil verse de, çok defa "gayretullah"a dokunma durumlarında onları derdest edip cezalandırmış, mazlumları tutup kaldırmış ve onlara derlenip toparlanma yollarını göstererek böylelerini ilmî, içtimaî, aklî, kalbî ve ruhî diriliş yollarına uyarmıştır.

İşte, Allah'ın tutup desteklediği/destekleyeceği bu kimseler, bugün olmasa da çok yakın bir gelecekte sevgiden ve merhametten oluşturdukları değişik enstrümanlarla ruhlarında sürekli köpürüp duran o derin şefkat hislerini mutlaka seslendirecek; bulundukları her yerde birer sıyanet meleği gibi, karşılaştıkları mazlumları, mağdurları kucaklayacak; bütün zalimlere, tiran bozması müstebitlere ve o acımasız gaddarlara "Bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değilim (değiliz). Allah ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir."1 diyecek ve o zamana kadar hep kan düşünmüş, kan konuşmuş, kan dökmüş ve kan içmiş en kanlı delilere dahi sinelerini şefkatle açmadan geri kalmayacaklardır.

Evet, bir gün mutlaka, böyle engin bir rahmet tecellîsini temsil edecek olan o mefkûre insanları, o iman ve aksiyon kahramanları ve o Allah'la münasebetlerinde temkin ve teyakkuz erleri, tecessüm etmiş birer inayet şeklinde dört bir yanda belirecek ve bize kâse kâse diriliş şerbetleri sunacaklardır.

Şimdi, eğer Allah, böyle bir dirilişi bu tür seviye insanlarıyla gerçekleştirecekse, ilk defa sebepler plânında onları ba's edecek, sonra da mukadder görünen o umumî ba'sü ba'de'l-mevtle hepimizi ihya edecektir. Gayesiz ve hedefsiz mü'minlerin, his ve heyecan yorgunu kimselerin kendileri tam diri olmadıkları gibi, diriliş adına başkalarına bir şey ifade etmeleri de söz konusu değildir; bir kere Allah, Kendisine yürekten yönelen kimseleri ihya edeceği ve bu kimseleri başkalarının dirilişine vesile kılacağı vaadini onların peygamberâne azim ve kararlılığına bağlamıştır. Bunlar, sarsılmayacak bir imana sahip, durdukları yerde hep sağlam duran, sağdan soldan gelen tazyiklere asla aldırmayan, belâ ve musibetler karşısında hiçbir zaman sarsılmayan; aksine çevrelerindekilere karşı her zaman moral kaynağı olan, hizmet ve vazife anında ta ilerilerin ilerisinde bulunan, ücret ve mükâfat takdirlerinde ise gerilerin gerisine çekilerek sessizlik murâkabesine dalan öyle samimiyet âbideleridir ki, Allah özel bir teveccühte bulunacaksa işte bunlara bulunur ve birilerine hayat nefhedecekse onların soluklarıyla eder.

Zaten, kendilerini insanlığın ihyasına adamış bu ba'sü ba'de'l-mevt kahramanları, Allah'ın onlara ihsan ettiği kabiliyet ve kapasitelerini, mefkûrelerini ikame etme istikametinde son santimine kadar kullanmada kararlı, hep en yüksek fedakârlık hisleriyle kanatlı, üzerlerine aldıkları emaneti görüp gözetmede olabildiğine emin, her zaman derin bir teslimiyet duygusuyla Hakk'ın takdir ve teveccühlerini aktif bir sabır içinde beklemektedirler ki, gerçekten Hakk'a adanmış bir ruhun yapması gerekli olan da işte bunlardır. Böyleleri, derlenip toparlanmak, doğrulup ayakları üzerinde durmak adına ifa etmeleri gereken her şeyi yapsalar da, sonucun bir "vakt-i merhûn"u olduğu realitesine binaen yıllar ve yıllar boyu beklemesini de bilir ve asla paniğe kapılmazlar.

Evet, bazen bütün sorumluluklar yerine getirilmiş olmasına rağmen doğrulup kendini ifade etme ve bir diriliş eri olduğunu ortaya koyma hemen gerçekleşmeyebilir. Bu bazen, diriliş bekleyen kimsenin henüz tam kıvamına ulaşamayışından, ulaşıp bütün enerjisini kendi ruhunun âbidesini ikameye teksif edemeyişinden kaynaklanır; bazen de üzerine lâzım olmayan şeylerle meşgul olup dağınıklığa düştüğünden konunun vetireye farklı düşmesine sebebiyet vermiş olabilir.

Aslında dirilip kendimiz olmamız bir ilâhî atiyye ise –ki öyledir- henüz o atiyyeyi taşıyacak güce ulaşamadan verildiği takdirde, kadri bilinemeyeceği için gelmesiyle gitmesi bir olacak ve telafisi çok daha güç yeni bir kısım mahrumiyetlerin yaşanmasına sebebiyet verecektir.

Ayrıca, eğer Cenâb-ı Hak, maddî-mânevî lütuflarını, insanların iradelerinin hakkını vermelerine bağlamışsa –ki biz öyle olduğuna inanıyoruz- onlar imkânları dâhilinde olan her şeyi değerlendirecekleri âna kadar muhtemelen ilâhî teveccüh de gecikmiş olacaktır.

Bu konuda diğer bazı hususlar da şunlardır: Bazen bu yolun yolcuları, kendi güç, kuvvet ve kabiliyetlerini her şey sayıp onlara güvenme gafletine düşeceklerinden veya düşme durumunda bulunduklarından, Cenâb-ı Hak onları şirkten sıyanet etme adına her isteyip dilediklerini hemen vermez ve "cebrî lütfî" bir tevcihle onların yüzlerini tevhide çevirir. Bazen de, her şey yerli yerinde olmasına rağmen diriliş erlerinde tam bir teveccüh olmayabilir; işte böyle bir durumda Cenâb-ı Hak, onları değişik baskı, saldırı ve tazyiklere maruz bırakarak, ızdırar ruh hâletiyle Kendine yönelmeleri ve bir muztar içtenliğiyle O'na içlerini dökmeleri için belli bir süre onların diriliş gayretlerine aynıyla cevap vermez. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O'na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.

Bütün bu hususların yanında, bu yoldaki hasların hamlardan ayrılması, zalim ve gaddarların da toplumun her kesimi tarafından bilinip tanınması çok önemlidir ve böyle bir ilâhî imhalle her zaman yanılabilen ve yanıltılabilen yığınların bazılarında ehl-i ilhada taraftarlık hissiyle –bu biraz da her şeyin ayân beyan ortaya çıkmamasından kaynaklanır– ba'sü ba'de'l-mevt kahramanlarına karşı tavır almalar olabilir; bu itibarla ak-kara birbirinden ayrılacağı, âlim-âmî herkesin nerede durduğu/duracağı belli olacağı âna kadar herkese bir teemmül fırsatı verilir; dolayısıyla netice de biraz gecikmiş olur.

Sebep ne olursa olsun bize, kurallarına göre ve hikmet dairesinde vazifemizi yapıp ötesini Allah'a havale etmek düşer. Her diriliş eri bilmelidir ki, o, Allah ve Resûlü'nün çağrısına icabet ettiği takdirde Cenâb-ı Hak da ona diriliş yollarını gösterecek ve onun dökülüp yollarda kalmasına asla meydan vermeyecektir. 

Dipnot 

1. Yûsuf sûresi, 12/92. 

Görüş Alış Verişi

Bir ses bir sestir. İki olsa daha iyi. Üç olsa daha iyidir. Mefistonun bir oyunu da “egonun imparatorluğu” oyunudur. İnsanın düştüğü en büyük hatalardan birisi de kendisini haklı görmesidir. Bu durumdaki insanın kör noktaları vardır da farkında değildir.
Ona göre görmediği ya da göremediği şey yoktur. Ego ve kibir yanı sıra bir de inat bindi mi artık hiç çekilmez olur. Böyle bir insan her şeyi bildiğini sanır. Doğru da olsa yanlış da olsa “O” artık “Bir Bilen”dir. Bu davranış biçimi aslında bir nevi firavunluktur. Allah ile yarışmadır. Teklik, benlik davasıdır.
Hele böyle bir insan idareci ise. Devlet, millet adına önemli kararlar alıyorsa. Böyle bir yönetici milletine eziyet eder; böyle bir yönetici emri altındakilere zulüm eder; böyle bir insan ailesine, çevresine eziyet eder. Koskoca bir devletin büyüğü her şeyi ben bilirim diyen bir insansa, inadı ve kibri uğruna büyük bir milleti kötülüğe sevk eder. Yapılan güzel işleri yıkar, bozar. Bunu da sözüm ona milleti, devleti adına yapar. Egosundan ve istişare noksanlığından, zavallı yaptıklarını görmüyordur.
Evet. Böyle bir derdin ilacı, en kolay ve kestirme tedavisi istişaredir. Eflatun gibi de olsanız da istişaresiz bir hiçsiniz. Buna karşılık sıradan bir insan da olsanız, istişare ederseniz Eflatun’ u geçersiniz. Şura kararları, danışarak ve istişare kararlarına uyarak hareket etmek sizi üstün kılar. Aldığınız kararlar bazen size rağmen olur ama sonuç her zaman iyi olur. Her şeyi ben bilerim diyen yanılır.
Başbakan da olsanız, cumhurbaşkanı da olsanız halkları yönetirken istişare etmek zorundasınız. Ederseniz rahat edersiniz. İstişare etmek, korkmak demek değildir. Geri adım da atmak değildir. Aksine görme ve duyma alanınızı alabildiğince genişletmektir. Yanlış karar verme olasılığınızı azaltmaktır. İstişare eden yanılmaz. Hele ki devlet, millet, aile meselelerinde istişare zorunludur. “Ben yaptım oldu”larla bir yere varılamaz.
İnsan, gelişen olumsuz olaylarda kendi kusurunu aramalıdır. İç ve dış meselelerde “biz de kendimize düşeni yapamadık” demelidir. Kusuru kendimizde görmeyince suçlu ararız. “Bu işte bende de, bizde de kusur var” demelidir. İnsan suçu kendinde görmeyince ömür boyu suçlu arar. Başkalarını suçlar. Oscar Wilde der: “Alemin bana yaptığı ne kadar olursa olsun, benim bana yaptığım hepsinden fazladır.” İki şeyin önü alınamaz: Fitne ve yangın. Fitne de yangın da bir başladı mı önce kontrol edebileceğinizi zannedersiniz. Ama hiç te öyle olmaz. Her ikisi de kontrolden çıktı mı bir daha nerede duracağını bilemezsiniz. Önünü alacağını zannedersiniz ama önünü alamazsınız.
Sebeplere göre hareket etmeyi kusursuz yerine getirmeli, iyi dilekleri de (dua) hiçbir zaman unutmamalıdır. Ondan sonra dışarıya bakılabilir. Tabii dışarıya da yapıcı nazarla bakılmalıdır; yıkıcı hal, hareket, sözlerle değil. Bilgelik konusunda en zirvede olan Efendimiz (sav) “zaafımı, tutarsızlığımı sana şikayet ediyorum” diye dua etmiştir. O da böyle diyorsa gerisini siz düşünün.
Ne dünyada safa bulduk, ne ehlinden recamız var;
Ne Dergahı Huda’ dan maada bir ilticamız var.
Ne diyor şair. Ben bu dünyada safa bulmadım. Dünyanın peşinden koşanlardan böyle bir isteğimiz de olmadı. Allah’ ın yanında olmaktan başka dileğimiz de yok. 

Sigara İçmeme Konusunda Örnek Olma

http://zaman-online.de/soylemeden-once-kendiniz-yapin-82235
http://zaman-online.de/soylemeden-once-kendiniz-yapin-82235
http://zaman-online.de/soylemeden-once-kendiniz-yapin-82235

“Doktor Bey. Çocuğum sigara içiyor. Çok ama çok üzülüyorum. Daha 16 yaşında. Neredeyse günde bir paket bitiriyor. Baba etkisiz kalıyor. Çünkü o da sigara içiyor. Çocuğumu vazgeçiremiyorum. Ne olur bana yardımcı olun.”
Bir şeyi birisine yapmasını ya da yapmamasını söylemeden önce bizzat kendimizin o şeyi yapmamız ya da yapmamamız gerekir. Yoksa söylediğimiz sözün bir anlamı ve etkisi olmaz. Aksi halde “ele verir talkımı, kendi alır salkımı” hesabı gibi olur. Yani kendisi üzümü yerken, ele üzümün sapını verir.
Çocuklarını iyi yetiştirmeyi hangi anne baba istemez? Öncelikle anne babaların iyi eğitilmesi ve yetiştirilmesi gerekir. Çünkü insan ancak inandığı şeyi iyice öğretebilir. Hakikatte terbiye, terbiye edenin, öğrencinin hisleri, zekâsı ve vücudu üzerine azimli, yumuşak fakat aynı zamanda kuvvetli bir tesir icra etmesi demektir. Böylece öğretmenin düşüncesi, tıpkı kumların arasından süzülen su gibi geçip dokularına, hislerine ve ruhuna, karşı konulması imkânsız bir şekilde nüfuz eder.
Kumsalda denediyseniz bilirsiniz, bir kova suyu kumsala dökseniz su hemen kumların arasında kaybolur, gider. Anne baba duygu, düşünce ve davranışlarıyla, çocuklarına iyi bir muallim, gerçek bir mürebbi olmalıdır. Sözleriyle birlikte davranışlarıyla da çocuklarına örnek olmalıdır. Aktardıkları her şey çocukta kumların arasında emilen su gibi tesir etmelidir. Bu da samimiyet, sevgi ve ilgiyle olur. Çocuklarınız üzerinde etkili olmak istiyorsanız onlara vakit ayırmalısınız.
Maalesef ana babaların çocukların ve gençlerin psikolojisinden haberleri yoktur. Ya çok sinirli, ya çok yumuşak veya çok serttirler. Çoğu çocuklarına bir takım kusurlar aşılamak sanatını geliştiriyor gibidir. Her şeyden evvel mesleklerini, işlerini ve eğlencelerini düşünürler. Hayatı ana babaları vasıtasıyla bu yoldan tanımayan çocuklar da onu kaçınılmaz bir şekilde, er geç arkadaşlarından öğrenir.
Çocuklarda sigara içmeyi önlemenin en kolay yolu anne babanın sigara içmemesidir. Tabiî kötülük, kötü arkadaştan da gelebilir. Kötü arkadaşlarla çocuklarımızın görüşmesini önlemeliyiz. Çocuklarını kötülüğe kaptırmamak için anne babaların bu konuda çok uyanık olması gerekir.
Çocuklarınızın eğitimi için önce kendinizi yetiştirin ve onlara iyi örnek olun. Sonra başkalarını suçlayın. Hatta kimseyi suçlamayın. “Ben ne yapabilirim?” deyin. Yollar arayın. Çözümü ancak hatayı kendisinde arayanlar bulabilirler. Neyi doğru yaptığınızdan çok, neyi yanlış yaptığınızı değerlendirerek daha iyiye doğru ilerleyin. Çözüm yollarının ve anahtarın kendimizde olduğunu bilmeliyiz.

3 Nisan 2014 Perşembe

Yabancılaşan çocukları tekrar kazanmak mümkün mü?

http://zaman-online.de/yabancilasan-cocuklari-tekrar-kazanmak-mumkun-mu-127454
http://zaman-online.de/yabancilasan-cocuklari-tekrar-kazanmak-mumkun-mu-127454

Günümüzde çocuklarımızı, hatta büyüklerimizi olumsuz yönde etkileyen birçok uyaran ve etken bulunmaktadır. Bugün iyi ve kötü birbirine karışmıştır. Anne babalar çocuklarını kötülüklerden nasıl koruyacaklarını bilemez hale gelmişlerdir. Onları güzel okullara gönderdiler. Böylece çocuklarına iyi bir eğitim olanağı sunduklarını sandılar. Ancak hasat mevsiminin ilk ürünleri alındığında çocuklarındaki olumsuzlukları görünce şoka girdiler.
Ne yazık ki anne babalar zevk, eğlence ve işleriyle uğraşırken çocuklar elden gitti. Kendimizden uzaklaşma hastalığına yakalandık. Yıllar sonra birazcık kendimize gelip uyandığımızda çocuklarımızı yabancılaşmış bulduk. Ruhumuzu mefistoya sattık. O da bizi tükürüp attı. Ama çocuklarımızı bırakmadı. Onları hayatlarının baharında esir aldı. Anne babalar olarak kendimiz gibi düşünüp yaşayamadığımız için çocuklarımıza da iyi örnek olamadık.
İnternetten, telefondan, televizyondan akan zehirden etkilendi çocuklarımız. Ailelerimiz bozuldu. Geçmişin güzellikleri içerisindeki dünyamızı, başkalarının rüyalarında göremediği geçmişin ütopyalar gibi altın dünyasını, bugünün sefalet dolu yaşamıyla değiştirdik. Çocuklarımız asimile oldu. Kendilerine yabancılaştı. Örf ve adetlerini beğenmez oldular. Bizlerse şairin şu dizelerindeki gibi hissetmeye başladık:
“Baykuşlara döndüm, gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu
Gül devrini görseydim onun, bülbül olurdum;
Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu?”
Zaman yeniden yapılanma zamanıdır. Düştüğümüz derin çukurun dibinden tekrar yukarılara çıkmalıyız. Kadınıyla erkeğiyle, ihtiyarıyla genciyle yeniden dirilmeliyiz. Geleceğin mimarları gençliğimizin gönüllerini yine canlandırmalıyız. Çocuk ve gençlerimizi şu andaki halleri ne olursa olsun yeniden bir şahlanışa geçirerek uyandırmalı ve kurtarmalıyız. Nefsin ve şeytanın esaretinden onların ruhlarını kurtarmalıyız.
ONLARDA DEĞİL BİZDE…
Doğru teşhis doğru tedaviyi getirir. Doğru teşhiste iyileşme hızlanır. Sorun çocuklarımızda değil, büyüklerimizdedir. En başta anne baba bu facianın sorumluluğunu üzerlerine almalı, sonra neler yapılabileceğini araştırmalıdırlar. Peki, ne yapılmalıdır?
Anne babaların ilk yapmaları gereken kendilerini değiştirmeleridir. Aynı yollardan aynı caddelere çıkılır. Her gün kullandığımız yoldan farklı bir yol izlemeliyiz. Yoksa sürekli aynı yolları tercih edersek daha önce elde ettiklerimizden farklı bir sonuç elde edemeyiz.
Yaşamlarında arka plâna attıkları çocuklarını ön plâna çıkarmalı, çocuklarına ve ailelerine daha çok zaman ayırmalıdırlar. Çocukları hayatlarının birinci önceliği olmalıdır.
Anne babalar çocukları için yaşamlarını değiştirmelidir. Birbirlerine daha çok zaman ayırmalı, birbirlerini sevmeli ve iyi geçinmelidirler. Sonra çocukları için bedenin yaşamından çok ruhun yaşamına değer vermelidirler. Kendileri yükseldikçe çocukları da yükselecektir. Çocuklarımızın bu acınası durumu aslında ailenin kendi düzeyleridir. Değişim anne babalardan başlamalıdır.
YALANI BIRAK
Anne ve baba iyi ve gerçek bir model olmak istiyorlarsa, yalan söylemeyi kesinlikle bırakmalıdırlar.
Birlikte geçirdikleri vakti arttırmalıdırlar. Çocuğa yumuşak davranmalıdırlar. Ama yerine göre tavırlar koyarak yanlışlarının nerede olduğunu tespit edip düzeltmeye çalışmalıdırlar. Anne babalar çocuklarına yumuşak yaklaşmalı, ama her şeylerine “evet” dememelidirler.
Anne babalar asla yılmamalıdırlar. Hakaret edip, sert davranıp da kopmuş ilişkileri daha da germemeye dikkat etmelidirler.
Ümidimizi kaybetmemeliyiz:
“Kerem kıl, kesme sultanım keremin binevalerden
Keremkane yakışır mı kerem kesmek gedalerden.”