15 Eylül 2014 Pazartesi

Somali' de görev yapan doktor arkadaşım fedakarlığın ve isar ruhunun canlı kanıtıdır

Somali'de 4 yıldır görev yapan doktor arkadaşım Bahadır Şenol ailesini bırakıp ta oralara gitti ve Somali' de hastane kuran önden giden atlılardan oldu.

http://www.esader.org.tr/
http://www.esader.org.tr/#!somali-katarakt-projesi/c226y



Somali' de diğer Afrika ülkelerinde görev yapan arkadaşlarım evrensel insani değerlerin öncüleridir.

Derneğimizin ve federasyonumuzun fedakar çalışanlarına sonsuz şükranlar insanlığa yaptıkları hizmetlerden dolayı.

http://www.esafed.org/

Süreçte yıllar boyu bize destek verem Tika ve Kimse Yok mu Derneği'ne de teşekkürler ...

9 Eylül 2014 Salı

Firavun veya Firavunî İdareler

Kur’ân-ı Kerim müsbetin kusursuz misalleri ve temsilcileri olarak peygamberleri isimleriyle zikrederken, menfînin en çukur temsilcileri ve misallerini genellikle Firavun gibi unvanlarıyla anar.

Dolayısıyla bu misaller, sadece belli tarihî şahıslara değil, o şahısların kendileriyle sembolleştiği sıfatlara ve fiillere de bakar. Bu, nitekim bir âyette de açıktır: “Onlar, Firavun’un idaresine tâbi oldular. Oysa Firavun’un idaresi âdil, doğru ve hakka dayalı değildi.” (11:97) Âyetin başında Firavun bir defa zikredildikten sonra, devamında “Onun idaresi” şeklinde zamir kullanmak belâğate daha uygun düşerken, Firavun’un tekrar anılarak, “Firavun’un idaresi” denmesi, merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın dikkat çektiği üzere, tarihte kalmış tek bir Firavun’u değil, bütün Firavunî idareleri nazara vermek içindir.
Firavunî idarenin birinci sıfatı, bir “yüce ilâh”a inanmakla beraber, pratikte kendisini en üstün otorite kabul etmesi, ülkenin mutlak sahibi ve halkın ilâhı ve rabbi olarak görmesidir. (28:38; 43:51) Bu idare, Karun‒misal bir sermaye sınıfına, Haman‒misal, her yaptığını dine ve/veya kanunlara uyduran bir vezir veya müesseseye, Firavun‒misal zalim ve zorba bir diktatöre, kısaca, Âhiret endişesi taşımayan, ululuk taslayan zalim bir triumviraya dayanır. Firavun’un, ayrıca aile veya hanedanı (Âl-i Firavun), acımasız, kışkırtıcı danışmanlar kadrosu (mele’) ve bahşişlerini, gözdeleri olmayı bekleyen büyücüleri, modern mukabiliyle aydınları, medyası vardır. (28:4, 39; 26:109, 114; 29:39; 40:24) İşte bu yapısı ve özellikleriyle Firavunî idare halkı hiçe sayar; halk da korkudan, özellikle de fâsık oldukları için ona körü körüne tâbi olur. (43:54; 10:83) Bu noktada Suat Yıldırım hocanın yorumu çok güzeldir: “Halkı hiçe sayan bir dikta yönetimi, hukuku çiğner, çevresindeki menfaatçi dalkavuklarla bir oligarşi kurar, dürüst ve erdemli insanları susturur. Halk da fâsık ise, hak, bâtıl, erdem onlar için önemsiz olduğundan sürü gibi ona uyarlar. Zulme, şahsiyetsizliğe boyun eğer ve ses çıkarmazken, hakkı tutan bir ses yükseldiğinde onun susturulmasına seyirci kalır, hattâ iştirak ederler. İşte bunlar zilleti kabul ettiklerinden, hiçe sayılmaya müstahak olmuşlardır.” Yalnız, Mısır Firavun’un, karşı tarafın tezlerini taraftarlarının bilmesinin önünü kapayan firavunlara göre insaflı bir yanı vardı ki, Hz. Musa’ya (a.s.) bütün halkın önünde davasını delilleriyle açıklamasına, büyücüleriyle halk önünde müsabaka yapmasına izin vermişti.
Firavunî idare, yaptığı her işi güzel görür ve beğenir; herkesin de öyle görmesini ister. Halkı gruplara ayırır ve özellikle içlerinde kendisiyle doku uyuşmazlığı içindeki bir grubu sürekli ezmeye çalışır (28:4). Halkın neye ve nasıl inanacağını kendisi tayin ve başka türlü davrananları her şekilde tehdit eder (20:71). “Hz. Musa ve kardeşi”ni göz boyamakla, ülkenin dinini ve düzenini değiştirmeye, ülkede bozgunculuk çıkarmaya çalışmakla suçlar. Bu konuda, mele’si de Firavun’u “Bunları kendi hallerine bırakacak mısın?” diye sürekli kışkırtır. (7:127; 20:71) Firavunî idare, diktiği yüksek kuleler, inşa ettiği piramitsel yapılarla da meşhurdur. (28:38; 89:10)

Firavun, Cenab-ı Allah’ın art arda gönderdiği ikaz mahiyetindeki musibetlerden ders almaz; hattâ bunları Hz. Musa ve mü’minlerden, ülkedeki bütün güzellikleri de kendisinden bilir (7:131, 133). Hz. Musa ve tâbileri için halk karşısında “Bunlar küçük ve bozguncu sefil bir grup; biz ise onları ezecek güçlü ve büyük bir topluluğuz” dese de, içten içte onlardan korkar (26:54‒56). Firavun’u gücünün zirvesinde iken, Hz. Musa ve tâbilerini tam yakaladık dedikleri anda helâk eden Allah, Firavun ve ekibini Ateş’e çağıran önderler yapmış ve Kıyamet’e kadar peşlerine lânet takmıştır (28:41‒42). Herkesin dünyadaki imamları, önderleriyle çağrılacağı Kıyamet Günü’nde (17:71) Firavun, kavminin önüne düşer ve onları hayvanların suya götürüldüğü gibi Ateş’e götürür. Yani, Firavun, yol bilmez kör bir çoban, ona tâbi olanlar da onun kör sürüsüdür. (11:98) 
ali.unal@zaman.com.tr

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Boşanma Aşamasındakiler Dinlesinler.. ve Eşlerine Armağan Etsinler

Mefistonun ve nefsimizin ruhlarımızı ve aklımızı esir aldığı bu ahir zaman günlerinde aile bütünlüğünü korumak her şeyden önemlidir..

Lütfen siz ve eşlerinizin dinleyiniz;
ve çocuklarınıza annelik babalık yapmaya devam ediniz.

Bir kere daha.. Kalan kısa ömrümüzün sonuna dek..

İyi dinlemeler. Tıklayınız..

13 Temmuz 2014 Pazar

Süleymancık Böceği’nin Hikayesi


Süleymancık Böceği’nin Hikâyesi
Şu katiyen unutulmamalıdır ki, hayatı delicesine sevmek, ruhun sefilleşmesi ve insanın, insani melekelerini kaydederek içten içe çürümesidir. Yaşama zevki, insanı yüceltecek duygular üzerine çökmüş  bir dev; azim ve iradenin başına indirilmiş bir balyozdur. Fert bu marazdan kurtulacağı, toplum da bu kemendi boynundan atacağı ana kadar, millet mefluç ve bahtsız vatan da bir "darülaceze"den ibarettir.
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak diyarların birinde uçsuz bucaksız bir orman varmış. Bu ormanda siz deyin yüz bir çeşit, ben diyeyim bin bir çeşit canlı türü yaşarmış. Bu ormanda hayvanlar olduğu kadar devler, cinler, cadılar, şeytanlar da varmış; bunca canlının arasında en güçsüz, en çelimsiz, en etkisiz olanlar ise Süleymancık Böcekleri’ymiş.
Ormanın kralı her zaman olduğu gibi aslanmış. Ancak bu kral, ormanı çok kötü yönetiyormuş. Menfaatler hep önde gelir, kardeş kardeşi ısırır, güçlü güçsüzü ezermiş.
Zalim Aslan Kral üç yüz dokuz sene evvel krallığı hile ile iyi Süleymancık Böcekleri’nden devralmış ve gittikçe güçlenip hakimiyetini ve zulüm içeren hükümranlığını büyüterek sürdürmüş. Artık bu ormanda kibir, barbarlık, güç, kuvvet, para, mal, mülk, makam, mansıp, tembellik, tenperverlik, rahata düşkünlük, çalma, çırpma, fakiri ezme, yokluk, yoksulluk, ezilme, öldürülme, atılma, satılma, itilme, kakılma, güzel ve insani değerlerin yok sayılması ön planda gelir olmuş. Zengin fakirle ayrı kapıdan içeri girer; aristokratlar, fakirleri insan olarak bile görmezmiş. Bölünmeler, parçalanmalar, savaşlar, toplu katliamlar, tecavüzler, sınır bilmemeler, türünün üstünlüğünün savunuculuğu ve diğerlerine hak hukuk tanımamalar sıradanmış. Adalet kaybolup gitmiş. Gücü olan haklı, güçsüz olana ise hayat yok imiş.
………………… dünya, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.*

Aslan Kral ormanı tilkilerle, çakallarla, kurtlarla, ayılarla danışıklı dövüş içerisinde yönetirmiş. Keyifleri de yerindeymiş hani. Bütün gün hiçbir işe yaramadan ortalarda dolanır, karınları acıkınca zebraları, ceylanları, bufaloları yerlermiş. Zaten bufalo, ceylan, zebra sürüleri de iyi yönetilmezlermiş, öyle ki vahşi hayvanlar aralarından birini kapınca onun parça parça yenişini çaresizce, bir şey yapmadan öylece seyrederlermiş. Kimse kimseye yardım etmez, herkes başının çaresine bakarmış.
            Orman bloklara ayrılmış. Aslan Kral, çakallar, kurtlar ve ayılar bir blokta, timsahlar, su aygırları ve köpek balıkları ayrı bloktaymış. Aslanlar timsahların, timsahlar aslanların alanına girmez hep birlikte güçsüzleri paylaşır, yerlermiş.
Evet, her yer zulüm ve karanlıklar içindeymiş. Derken bu ormanda bir kehanet dolaşmaya başlamış. Buna göre bir çocuk doğacak; o çocuk zulümlere son verecek, karanlıkları yok edecekmiş. Çocuk Süleymancık Böceği olarak dünyaya gelecekmiş. Eskilerin anlattıklarına göre bu böceklerin büyük dedeleri ormanın güçlü ve iyilik sever adil, yenilmez canlılarıymış. Dinozorlar kertenkele, Süleymancık Böcekleri de düşünmez  olunca orman zalim Aslan Kral’a kalmış.
            Süleymancık Böcekleri’nin büyük umutlarla seçtikleri başkanları diğerlerinden koca kafası ile ayrılır; her yerde koca kafası ile dikkat çekermiş. Halk ona güveniyormuş; Süleymancık tüm Süleymancık Böcekleri’nin kaderini düzeltecekmiş. Öyle ya; onun doğduğu köy bile farklı imiş. O Kutsalköy’de doğmuş. Bu zalim dünyanın gidişini düzeltse düzeltse o düzeltirmiş. Güçlünün güçsüzü yendiği yerde adaleti hâkim kılacak, karanlık üçüncü dünyaya birinci dünyanın ışığını, nurunu ve aydınlığını getirecekmiş. Halk onu üst üste yedi kere başa getirmiş, ona birçok şans tanımış.
Süleymancık ilk seçildiğinde halkına epey ümit vermiş, zira halkının diliyle konuşuyormuş. Herkes gün geçtikçe onun bu işi kıvıracağını düşünmeye bile başlamış. Kutsalkent’ten olduğundan ibadetlerini yapıyor, halkın yanında Hakk’tan görünüyormuş.
*Bir Gece. Mehmet Akif Ersoy

Bir süre dünyayı seyretmiş Süleymancık!  Aslanlar, tilkiler, kurtlar, ayılar ve çakallar; timsahlar, su aygırları ve köpek balıklarıyla bir olmuş dünyayı istedikleri gibi çekip çeviriyorlarmış. Bunları gördükten sonra ormanda yaşayan diğer türlere bakmış ama durum orada da pek iç açıcı değilmiş. Mesela isyanı düşünen yabani eşek arılarını Aslan Kral bir çırpıda zehirleyerek etkisiz hale getirmiş. Fareler başkaldırmaya kalkınca Aslan Kral pençesini bile oynatmadan, kediler, tilkiler ve çakalları kullanarak bir çırpıda onların işini bitirmiş. 
Umutsuzluk içinde dünyanın düzenine bakmış. Orayı, burayı, şu sistemi, bu sistemi incelemiş… Sonra halkına bakmış ve onların mazisini hatırlamış. Evet, zamanında bu halk ve ataları çok şeyler yapmış. Bir atası herkesçe en kutsal sayılan kenti çakalların elinden geri almış; bir diğer atası dünyanın merkezini fethetmiş; biri, dünyanın bir ucunda insan haklarını savunmuş; öteki fakirlerin koruyucusu olmuş; kimisi köleliğe karşı savaş açarken; kimisi, tüm dünyaya ve ormanın ötesine hâkim olmuş. Daha neler neler, sorma gitsin... Bütün bunlar bir kenara onlar içinden öyle birisi hayat bulmuş ki Allah tüm ormanı O’nun için yaratmış. O Allah’ın sevgilisi imiş.
Bütün bunları gördükten, hatırladıktan sonra düşünmüş, taşınmış ve kendi kendine demiş ki:
“Artık o günler geçti; dünya o dünya değil. Bu dünyada artık eskisi gibi; atalarım gibi davranılmaz, bu yapılabilecek en büyük hata olur. En iyisi aslanla iyi geçineyim ki onun desteğiyle başta kalayım. Şu zavallı halkın derdi bana mı düştü! Artık güç bende, iktidar bende, para bende, rahatımı buldum, daha ne isterim. Fakirler, zavallılar! Onlar memleket işlerinden anlamaz. Şu ormanın kurallarına göre oynayayım da maçı idare edeyim. Hem neme lazım bakarsın Aslan Kral kızar da bana tilkilerinden, kurtlarından birini gönderir. O da beni çatır çutur yiyiverir. Öyle ya, ormanın kuralına göre oynamak en iyisi… Hem bu halk ne yaparsam yapayım dön dolaş beni seçer nasıl olsa. Bir iki lafla bu cahiller sürüsünü  kandırıveririm. Evet! Ben çok iyi konuşur, Süleymancıkları uyutur, herkesi aldatırım ve bu sistem de işlemeye devam eder. Hem kimiz biz, kimiz ki aslana karşı koyabilelim, bizler güçsüz Süleymancık Böcekleri’yiz. Atalarım arasında muhteşem böcekler varmış, varsın olsun!..  O devirler geçti. Canımı sokakta bulmadım ben! Benden önce toprağı bereketli şehirlerimizden bir Süleymancık Böceği çıktı, halkın dediğini yaptı da ne oldu, adamcağızı asıverdiler. Yok yok olmaz! İşler bozuldu diyelim, sır olur kaybolurum, ortalık süt liman olduğunda gene gelirim!”
Yıllarca ülkeyi bu şekilde idare etmiş. Aslan Kral, ekibi ve büyüklü küçüklü diğer türler bir yandan kendi seçtikleri başkanları diğer yandan Süleymancık Böcekleri’ni yanlış bilgilendirmelerle yanıltmışlar, korkutmuşlar, sindirmişler… İyi Süleymancıklara "devlet, millet düşmanı" yaftasını yapıştırmışlar. 
Cahil Süleymancık Böcekleri de her seferinde onu seçmişler, o da seçildikçe başarısı ile övünmüş durmuş; zalimleştikçe zalimleşmiş! Artık halk hiç umurunda değilmiş. Aslan Kral’ın dediğini yaptığı müddetçe aslanlar gibi yaşıyormuş, zaten Aslan Kral’a karşı gelenler de hiç yaşamıyor; erken ölüyorlarmış. Bakmış ki çevresinde birçok krallık da bu şekilde varlığını devam ettiriyor, yapılması gerekenleri eksiksiz hayata geçirmiş: Zalim de olsa güçlünün yanında olmak.
Zavallı Süleymancık Böceği! Böyle yaparak kendisi de zalimlerden bir zalim olmuş farkında olmadan.
Bu arada, zaman zaman ülkesini seven iyi Süleymancık Böcekleri de çıkıyor, bu dönme dolap düzene dur demek istiyorlarmış. Faydalı birçok işler yapmış bu girişimci böcekler. Ancak koca kafalı başkan Süleymancık Böceği siyaseti çok iyi biliyormuş. Her seçimde başa gelmeyi başarmış. Her başa gelişinde daha çok Aslan Kral’cı olmuş, onun ülke içindeki yardakçıları ile çok iyi anlaşmış.
Bu sırada bir grup Süleymancık Böceği de Allah’a dayanıp, çalışmaya sarılmanın çözüm olduğunu söylemiş ve söyledikleri gibi de yaşamışlar. Bizim Süleymancık Böceği onlardan gözükmüş, her zaman sırtlarını sıvazlamış ama gerçek anlamda da hiç destek olmamış. Başka bir grup serbest piyasa ekonomisi demiş, dost  düşman herkesle ticaret yaparak başarılı olur gibi olmuşlar, batmış haldeki ekonomiyi azıcık düzeltmişler; ama  bizim Başkan Süleymancık Böceği onlarla da savaşmış. Hatta Aslan Kral’la bir olup bu grubun liderini bir at arabası kazasında öldürtmüş.
Aslan Kral, Başkan Süleymancık Böceği’ni sevmiş, ama bir kardeş bir yoldaş  değil, bir oyuncak gibi... Onu kullanmış da kullanmış. Çünkü Süleymancık Böcekleri’nin yaşadığı  potansiyel tehlike alanını hep onun sayesinde kontrol ediyormuş. Aslan Kral şöyle düşünüyormuş: “Neme lazım. Bunların atalarından en insancıl, en hakperest, en diğerkâm, en adil, en kuvvetli, en güçlü yöneticiler çıktı. Bunlar hak ve adalet uğruna bir köle için bir liderlerine bile ceza verdiler. Bu Süleymancık Böcekleri’nin sağı solu belli olmaz. Bakarsın gücü tekrara ele geçiriverirler.” İşte bu Süleymancık Böcekleri  bu yüzden Aslan Kral’ın korkulu rüyası imiş; onların geri gelmesi ormandaki tüm düzenin kontrolünün elinden kaçması demekmiş. Aslan Kral bu nedenle koca kafalı Süleymancık Böceği’ni hep desteklemiş. Danışıklı dövüşle yıllarca ülkeyi idare etmişler.
Bizim Süleymancık Böceği inandığı gibi yaşamadığından yaşadığı gibi inanmaya başlamış. O artık Süleymancık postu giymiş bir Aslan Kral imiş. Sözü bir tek Süleymancıklara geçse de aslanmış işte; onun için tek hedef iktidarını ayakta tutmakmış. Halk onun dönemlerinde hep mutsuz yaşamış. Kıtlıklar, sıkıntılar, üzüntüler, haksızlıklar hep galip gelmiş. Süleymancık böcekleri için onun başkan olduğu yılları zulüm yılları olarak anılır olmuş.
Şimdi masaldaki Süleymancık Böceği’nin diğer özelliklerini görerek psikolojik analizini yapalım. Böylece insanın yükseltiyormuş gibi görünürken onu alçaltan duygularını, davranış ve eylemlerini inceleyelim.
Süleymancık Böceği aslında dışa değil içe yenilmiş, korku kendisinin en büyük düşmanı olmuştu. O, iktidarını kaybetmekten hep korktuğu için onu korumak uğruna çok taviz vermişti. En sonunda korkuları kendisini iyice sarınca doğrunun yanında zulme karşı çıkmak, dik durmak varken şapkasını alıp kaçıverdi.
Kaybetti ama kaybettiğinin farkına bile varamadı. Korkusu onun evrensel insani değerlere verdiği desteğe engel oldu. Geçici dünyaya ait kazançlar ona ahirete ait kalıcı kayıplar getirdi. Bir zamanlar inandığı değerlere sahip çıkan bir lider iken zaman onu dünyevileştirdi: Nefis ve mefisto yalanı, sahteyi, çirkini doğru, gerçek ve güzel gösterdi.
Rahata düşkünlük onun vazgeçilmeziydi. Boğaz denilen büyük mavi nehre bakarak keyif yapmayı çok severdi. Boğaz’ın yanındaki sarayda bir zamanlar ataları, şimdi ise o yaşıyordu. Bir Süleymancık daha ne isterdi ki? Hele manzarayı seyrederken içilen üzüm suyunun keyfine doyum da olmazdı. Tenperverlik ve eğlenceye düşkünlük, atalet ne güzeldi! Fakir, cahil ve beyni örümcek ağlı geri halk bunlardan ne anlardı ki? Her şeyi yedi, içti. Nimetler pis mi, temiz mi hiç bakmadı. Nemrud gibi nefsine kurban oldu... Kimseyi değil, sadece kendini kandırdı.
Benliğine çok düşkün idi. Gurur ve kibir onun bir numaralı kişisel özellikleriydi. “Allah kibir benim elbisemdir. Kim onu giyerse ben ona düşman olurum.” demiş ona ne. O ezilmemek için herkesi ezerdi. Yanlış fikirlerinden, düşüncelerinden hiç ödün vermedi. Başkaları ile görüş alışverişinde bulunmadı. Sadece Aslan Kral’ı dinledi.
Etrafındakiler tarafından övülmeyi çok severdi. Alkışlanmak, ünlü olmak, toplumda herkesin onu dinlemesi, parmakla gösterilmesi çok hoşuna giderdi. Birileri gelip de "Şunu şöyle yapalım." deyince "Arkanızda kaç kişi var." derdi. Güç ve kuvvet nerede ise, o oradaydı.
Kıskançlık da onu mahvetti. Aşırı kıskanç, haset bir böcekti. Yakar, yıkar, yok eder, yalan söyler, iftira atar ama asla önüne hiç kimseyi geçirmezdi. Biri yükselse her türlü oyunu oynar, ne yapar eder rakibini yok ederdi. Çünkü böyleleri onun varlığını ve menfaatlerini tehlikeye atıyordu ve ne olursa olsun derhal yok edilmeliydiler. Bu kıskançlığı, başkalarının halk için güzel işler yapmalarına hep engel oldu. Güzel bir iş yapılacaksa o yapmalıydı, kendisi varken güzel işleri bir başkası nasıl yapardı! Her kim  biraz güzel iş yapsa onu yalanla yaftaladı ve yok etti. Karaladı, korkuttu, kışkırttı, kamlaştırdı, kumpas kurdu... Saltanatı sallanmasın da varsın Süleymancıklar ülkesine kimse güzel bir iş yapamasın. Öyle ki en büyük rakibi bilinmeyen –Aslanlar mı, Timsahlar mı yaptı bir türlü öğrenilemedi- zehirlenerek bir suikaste kurban gittiğinde - ki bu suikastte kendi adı da geçmişti- onun cenazesindeki kalabalıkları bile kıskandı. Ölmüş bir Süleymancık Böceği’nin cenazesine kalabalık gelse ne, gelmese ne…
Ruhunda kibir olunca ölüyü kıskandırır şeytan!
Abartırdı. Abartma onun en güzel sanatıydı. Azıcık güzel iş yapsa bunu anlata anlata bitiremezdi. Fakir halk ise o güzel iş uğrunu başka hiçbir şey yapılmasa bile gene ona oy verirdi. “İyiliklerinizi küçülterek, hatalarınızı büyülterek anın ve iyi yönünde kendinizi düzeltmeye çalışın.” düsturuna hiç uymazdı. Bir kere ülkeyi ikiye ayıran bir nehrin üzerine bir köprücük yaptı. Otuz beş sene bunu anlattı durdu. Oysa ki köprüyü de kendileri gibi bir böcekgillerden olan ama çalışkanlıkları ile ün yapmış çekik gözlü karıncalar yapmıştı. Kendisi hiç mühendis yetiştirmedi. Okullar açmadı. Sadece Aslan Kral’ın istediği sistemde öğrenci yetiştirdi. Neyi küçülteceğine neyi büyülteceğine kendisi karar verip işine geleni büyülttü, işene geleni ise küçülttü. Halkın ne istediğinin hiç önemi yoktu.
Zalimdi. Menfaatlerinin önüne geçen en ufak bir engelde zulüm yapmaktan hiç çekinmezdi. Evet, tüm zalim hükümdarlar gibi merhametten yoksundu. Zaten halkına acımayan, Aslan Kral’a destek için güçlünün yanında olan, taklitçi ve üretken olamayan Süleymancıktan da bu beklenirdi. Tüm bu yaptıkları ile o dağlar büyüklüğünde ulu atalarının, muhteşem Süleyman Böceği’nin, Davut ve Süleyman hükümdarlığının alnına da bu davranışları ile leke sürdü. Geçmişindeki büyük şahsiyetlerin torunu olduğundan, onu görenler geçmişindeki o büyükleri de Süleymancık gibi zannettiler. Ne yazık ki olan yüksek insani değerleri savunanlara ve onların temsil ettikleri güzel değerlere oldu.
Kendini yetiştirmedi. Şer odaklarıyla, hükümranlığını koruyacak her gizli açık örgütle ilişkilerini sıcak tuttu. Pahalılık memleketi sardı, halk açlıktan öldü. Yağ, şeker kuyruğunda ömürler tükendi. Ama o vicdanını örttü. Sonunda vicdanı da kalmadı. Menfaatleri peşinde koşan rahatına düşkün, kadir kıymet bilmez, zalim bir lüp lüpçü lider oldu. Önüne geleni yuttu.
Dünyada sonsuza dek yaşayacağını zannetti. Yaşamın bir sonu olduğunu kavrayamadı. İnsanlar öleceklerini çok az düşünür. Çünkü ölüm lezzetleri tahrip edip acılaştırır. Gelip geçici dünyanın bir gün onu da tükürüp atacağını bilemedi. Kendisinden önceki birçok zalim gibi kendi devrinin de geçeceğini ve yaptıklarının yanına bir zarar olarak kalacağını bilemedi. Gençlik günlerinde, zinde olduğu devirlerde sanki sonsuz bir yaşamın içinde zannetti kendisini. Ama öyle değildi. Zaman onu ihtiyarlatıyordu. Sayılı ömür günleri yaşam takviminden bir bir eksiliyordu. Dünyaya ne zalimler ne diktatörler geldi, geçti, onlar yaptıkları ile büyük bir mahkemenin gününü kabirlerinde bekliyorlar. Ama kurdukları saraylar, hanlar hamamlar, bahçeler, piramitlerin yerinde toz bulutları geziyor.
Süleymancık bir gün iktidarı kaybetti. Zaman geçmiş, devir değişmişti.  Artık kimse onu dinlemiyor, Aslan Kral bile Süleymancık Böceği’nin devrinin geçtiğini düşünüyordu. Onunla işi bitmişti. Eskisi kadar ülkeye hükmedemeyen Süleymancıkla  ilişkisini kesen Aslan Kral kendine başka işbirlikçi Süleymancık Böcekleri buldu. Öyle ya  Aslan Kral ülkeleri nasıl idare edeceğini çok iyi bilirdi. Duruma göre çok hızlı şekil alır, işi biteni atar yenisini bulurdu.
Süleymancık, benzerleri gibi yükseliyor görünürken alçaldı. Evet, dıştan bakanlar onu yükseliyor zannetseler de  yükselirken çevresinde bu kadar yara bere bırakan birisi gerçek yükselişe eremez.
Belki başkaları erken öldü, o uzun yaşadı. Ama sonunda ölüm varsa insan bin yıl yaşasa ne ki? İnsan kısa dünya yaşamında rahat yaşasa ne, yaşamasa ne? Mefistonun bir oyunu da insana sonu belli ömrünün geri kalan sınırlı zamanını sonsuz gibi göstermesidir. İnsan sonsuz yaşayacakmış gibi hisseder. Ölümü pek düşünmek istemez.
Bugün yaşanan acılar vehimle büyür, sanki geçmiş ve geleceği kapsar gibi olur. Bu da aceleci insanın sabır gücünü azaltır. Eşi ile anlaşmazlığı olan insanlarda, hatta boşanmalarda da bunu görebilirsiniz. Sabır gücü sanal geniş zamana yenilir. Yaşanan olumsuzluklar sonsuza dek yaşanacakmış gibi düşünülür ve sabır kuvveti pes eder. Nasıl yaşarsan yaşa önünde sonunda öleceksin!
Bu ölümlü cümleler insanların içini karartıyor olabilir. Ama ölüm gerçeğinden kaçmak da insanda bazı gerçekleri yok sayma hissi doğurur. Yaşarken ölümle barışık olmak gerekir. Nedir ölümle barışık olmak? İnsanın sonsuza kadar yaşayacağını bilmektir. Evet, beden ölür ama ruh ölmez. Hisseden, algılayan, yaşayan ruhtur, beden değil. Beden, ruh ile dünya arasındaki adaptasyonu, ilişkiyi sağlar. Biz aslında ruhuz ve asla ölmeyeceğiz. Bu dünya anne karnı gibidir. Bebek ana rahminden dışarı çıkarken ölmüyor. Başka bir dünyaya geçiyor. Ölüm de bu dünya rahminden başka bir ortama geçişten ibarettir.
Evet, eğlenceler sadece bedene hitap ediyorsa sonrasında sıkıntı ve çeşitli yoğunlaşmış sorunlar gelir. Ruha hitap eden, ruhu doyuran etkinliklerdir gerçek dinlenmeyi sağlayan.
Tenperverlik; rahatına düşkün olma, tembellik, vücudunu rahatlatma çabası içerisinde olma, bedenini besleme, bedenini sevmek demektir. Sevsen de sevmesen de bedenin bir gün seni yolda bırakacaktır. İstesen de istemesen de!.. Yaşlanacaksın, ihtiyarlayacaksın, hastalıklar bedenini vuracak, yolun sonunda bir gün beden “Benden bu kadar!” diyecek. Böyle bir yaşam sisteminde nasıl tenperver olursun, ruhperver olmak varken?.. Ruhperver olmak; ruhu beslemek, ruhun zevk ve ihtiyaçlarına kulak vermek demektir ve tenperverlikten daha kolaydır.
Kibir de gurur da insana yakışmaz! İnsan aciz bir varlıktır ve Allah’ın karşısında haddini bilmelidir. İnsan için gerçek bayram insanın O’nun rızasını kazandığı gündür. İnsan ne kadar gururlansa da kibirlense de ufacık bir sinek onu yere sermez mi?..
Gurur ve kibir nefsani bir hastalıktır. Gurur, diğerlerinde de gurur hissini doğurur ve toplum içi iletişimleri bozar. Kıskançlık hissini tetikler, rekabet hissini artırır sonrasında da rakibini yenme, yok etme hislerini uyandırır. İnsan her ne olursa olsun galip gelme uğruna haksızlığa meyleder. Gözü kördür artık onun, hakkı, adaleti bilmez!
Bu duygular negatif milliyetçiliği tetikler, kişi haklıymış haksızmış bakmadan akrabasının, aşiretinin, milliyetinin tarafını tutar, tarafgir olur. Farklı kimliklerin birlik, beraberliğinden güç ve kuvvet doğduğunu; negatif milliyetçilikle birlikte toplumun parçalanarak kuvvet kaybı yaşadığını unutur. Gurur, kibir kişinin kendi komplekslerinin bir uzantısı olduğu kadar, kendini başkalarından üstün görme hastalığının da bir parçasıdır.
İnsan kendini hiç kimseden üstün görmemelidir. İnsanlar dünya hayatına eşit şartlarda başlamazlar; herkes farklı bir kulvarda başlar ve devam eder. Ama kulvarları farklı olsa da yaşam boyu benzer sınavlardan değişik zamanlarda geçerler.
Kimi fakir kimi zengin, kimi geri kalmış kimi gelişmiş bir ülkede doğuyor; kimi uzun kimi kısa, kimi siyah kimi beyaz oluyor. İnsan birçok özelliğini kendi seçemiyor. O zaman bu kavgalar niye, bu savaşlar ne için? İnsan maddi olarak üstün olsa ne, olmasa ne? Aslolan güzel insani değerlere sahip olma konusunda üstün olmaktır; üstünlük Yaradan’ın hoşnutluğunu kazanma konusunda önde olmaktır.
İnsanların ortak olan en önemli özelliği herkesin benzer iç potansiyellere ve kapasitelerine sahip olmasıdır. Bu kapasiteleri iyi kullanmalıyız. İnsanlar bu kapasitelerini geliştirerek dünyayı bir barış gezegeni haline getirebilir. Bunun için nefsimizin ve mefistonun oyunlarına gelmemek gerekir. Nefis, geçici takdir ve iltifatlardan zevk alır. Öyle ki; insanın övülmesi ona yapılan bir kötülük olmasına rağmen takdir edilmekten hoşlanmayan birilerini bulmak zordur.
Süleymancık Böceği’nin de ölürken ne gururu kaldı, ne kibri. Acizliğini anladığında ise çok geçti. Ne demişler?..
Mağrurlanma padişahım,
Seni de benim gibi Yaradan var.

Haset haksızlığa açılan bir kapıdır. Kıskanan insan, kıskandığı kişiyi engeller. Onun yapabileceği güzel işleri sınırlar. Süleyman Böceği de rakiplerini bertaraf etmek, kıskanmak yerine onların güzel yönleri ile övünüp, kendisine örnek alabilir, yaşamının bir parçası haline getirebilirdi. Ama o yok etmeyi tercih etti, kendini geliştirmedi.
Ben her şeyi bilirim diyen hiçbir şey bilmiyor demektir. Kıskanan insanın gözüne perde iner. Bu perde onun doğruyu yanlışı ayırt etmesini engeller. Kıskançlık ekip çalışmasının önünde de engeldir. Hasid için ekibin başarısı değil, kıskanılanın başarılı olmaması önemlidir. Süleymancık Böceği de kendi döneminde başarı olacak kişileri hep engelledi. Çünkü o tek isim olmak istiyordu. Ama istemese de geri çekilmesi gerektiği yaşa ulaşınca sonrakiler hep onun önüne geçtiler. Süleymancıkların memleketine ondan sonra çok güzel yöneticiler gelecekti. Çünkü Süleymancıklar ülkesinde gençler yetişmişti bir kere. “Neyseniz onunla yönetilirseniz.” kuralı çerçevesinde güçlü iktidar günlerindeki engellemelerine karşılık, başarılı, memleketini seven yurttaşlar tüm güçleri ile ülkeleri için çalışıyordu artık. O ise sadece kıskanmaya devam ediyordu. Ama devran dönmüştü. Artık elinden bir şey gelmiyordu. Arkadaşları bir bir yıkılırken elinden bir şey gelmedi. Zalimlerin sanal güçleri bir gün Allah'ın sonsuz adaleti, merhameti ve gücü karşısında yıkılır.
Gerçekler ne kısalır, ne uzar ve önünde sonunda ortaya çıkar. Abartan kendini ne kadar farklı göstermeye çalışsa da sonunda yaptıkları da yapamadıkları da herkesin gözüne olduğu gibi görünür. Kimseyi kandıramaz!
Zalimler yaptıklarından dolayı tarihe kara bir leke olarak geçer. Ayrıca mahşerde kurulacak büyük mahkemede mağdurlar tek tek haklarını istediklerinde zalimler hesaplarını vereceklerdir. Burada düştüğü durum da cabası olur.
Övülenler bilsinler ki bir gün iktidarın, gücün gitmesi ile birlikte dalkavuklar da kaybolup giderler. Sahtekârlar ve ikiyüzlüler iktidarı alkışlarlar, düşeni değil! 
Tıpkı Süleymancık Böceği gibi. O yükselirken alçalanlardan olmuştu. Çukurların dibine yuvarlandı gitti.
Mehmet Akif Ersoy demiş ki;
Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri;
Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: Semeri
  
Yükselirken Alçalanlar kitabından alınmıştır.

11 Temmuz 2014 Cuma

Üniversite Tercihleri

Üniversite adaylarına altın tavsiyeler ya da ağacın altındaki üniversite


 
HABERLER YORUM  
9 Temmuz 2014, Çarşamba, Zaman.
 
Üniversite; Türkiye’de hâlâ en önemli sınıf atlama aracı. Yozgat’ın bir köyünden çıkan genç, iyi bir üniversiteyi kazanmakla adeta fırlatma rampasına girmiş oluyor.
 
Ortalamayı sıkı tutup Amerika’da yakalanacak akademik kariyer fırsatı ya da KPSS’ye asılıp elde edilecek bir Rekabet Kurumu uzman yardımcılığı ile babasından devraldığı sosyal sınıfın üstüne gökdelen inşa edebiliyor.
İyi ki de üniversitenin böyle bir işlevi var. Pek çok yanını beğenmediğimiz merkezi sınavın eşitleyici etkisi sayesinde doğuştan gelen ya da lise son sınıfa kadar elde edilmiş her türlü statü, avantaj payı susuyor ve bir yıllık antrenmanla kazanılmış çoktan seçmeli sınav performansının belirlediği bir kariyere adım atılıyor.
Üniversite demek; kafası basan, gelecekle ilgili hedefleri, ajandasında yapılacak işleri olan bir sürü insanın aynı yerde toplanmış olmasından doğan büyük bir enerji, hatta üniversitesine göre nükleer enerji demektir.
Bu enerjiden istifade etmek ve aynı zamanda bu enerjiye bir dinamo olarak omuz çıkmak için uygun akım, uygun voltajı bulmuş olmak gerekli. İşte bugünlerde yüz binlerce genç ve onların aileleri kenetlenebilecekleri üniversiteyi bulma çabası içinde. Onlarca üniversite de kendisini onlara en iyi şekilde anlatma yarışında. Tek dileğimiz herkesin en mutlu olacağı eşleşmenin gerçekleşmesidir. Bunun en büyük kazananı Türkiye olur.
2000 yılından bu yana önce Sabancı Üniversitesi halen de İstanbul Şehir Üniversitesi’nde bu eşleşme sürecinin bir parçası olmuş ODTÜ mezunu bir kişi olarak gözlemlerimi üniversite adaylarıyla paylaşmak isterim.
Sevgili üniversite adayları. Kısa bir süreliğine elinizdeki tercih robotunu yere bırakın, tanıtım kitapçıklarını kapatın ve arkanıza yaslanın.

Puanıma yazık olmasın
Bu seçim sürecinin en mutluları ilk beşe girenler diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yaptıkları efsane puan, ayaklarına geçirilmiş çelik prangalardır. Tüm kontenjanların önlerine serili olması kimseyi yanıltmasın. Seçebilecekleri bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda bölüm ve üniversite çoktan belirlenmiştir. Bunun dışında yapacakları bir seçim yetmiş beş milyon insan tarafından mahallenin delisi muamelesi görme nedenidir. Bu muazzam baskı, belki de bir Orhan Pamuk olacak gencin, Orhan Pamuk hayranı bir beyin cerrahı olması ile sonuçlanmaktadır. Gerçekten yapmak istediği bölümü, aldığı puanının çok altında diye yazmayıp puanının ‘şanına yakışır’ tercih yapmayı ‘puanıma yazık olmasın’ olarak özetleyen adaylar aslında kendilerine yazık ederler. Unutmayın! Yanlış bir evlilikten boşanıp kurtulabilirsiniz ama yanlış diplomadan boşanamazsınız.

Ergen kriterleri endeksi
Çoğu insanın farkında olmadığı basit bir gerçek var: Üniversite bölümlerinin taban puanları bir önceki yıl sınava giren yüzünü sivilce basmış bir grup ergen tarafından belirlendi. Onların sınav aldığı yılın puanlarını da bir önceki senenin yüzünü sivilce basmış ergenleri takdir etmişti. Daha öncekiler ve daha öncekiler ve daha öncekiler için de durum aynıydı. Kısacası, üniversitenin ederi olarak görünen puanlar lise öğrencilerinin yatırımcısı olduğu bir borsada belirleniyor. Üniversitelerde yaşanan olumlu ya da olumsuz gelişmeler, dünyada yükselen ya da düşen trendlerin etkisi, talebin fiyatlandırıldığı bu sisteme oldukça gecikmeli yansıyor.
Ne yazık ki; üniversitelerimizi evrensel kriterlere göre derecelendiren tarafsız otoriteler yok ya da yolun çok başında. Bu hesaba göre, örneğin; işletme okumak isteyen bir öğrencinin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın açıkladığı ‘Girişimci Üniversite’ sıralamasını, taban puanlar kadar dikkate alması yararına olacaktır.
Siz siz olun! Bu yoldan sizden önce yürümüş kişilerin ayak izlerini takip etmekle yetinmeyin. Seçeceğiniz üniversitenin sadece bu gününe bakmayın; beş yıl, on yıl sonra nereye varacağını anlamaya çalışın. Bugün için ucuz (puanı düşük) bir arsanın pek yakında önünden otoyol geçeceğini, hemen yanı başına Almanları çatır çatır çatlatacak bir havaalanı yapılacağını henüz pek kimse bilmiyor olabilir. Tercih rehberi böylesi kelepirlerle dolu.

Diploması yeter
Ne güzel ki artık diploma tek başına para etmiyor. Falanca üniversiteden olsun da çamurdan olsun diyen işverenlerin tümü iflas etti.
Her üniversite mezunu aynı donanımda olmadığı gibi bir üniversitenin her mezunu da aynı niteliğe sahip değil. Üniversiteleri farklı boylarda musluklar olarak düşünün. Musluklardan akan su; dersler, projeler, konferanslar, etkinlikler, danışmanlıklar yani üretilen bilgilerdir. Bu muslukların birinden kol gibi su akabilir, diğerinden serçe parmağı kadar. Ancak musluk kadar sizin yüklenme kapasiteniz de önemlidir. Bu işin matematiği çok basit: Kol gibi suyu akan üniversitede bir litrelik şişeyle dolaşırsan diplomanın yanında bir litre suyun olur. Eğer serçe parmağı kadar akan bir üniversitede bir varilin olursa dört yılın sonunda bir varil suyu yüklenip mezun olursun. 

İstanbul dışı yazmam
Evet, kabul ediyorum. İstanbul’da üniversite öğrencisi olmak güzel ama İstanbul herkese yetmiyor. İstediğiniz bölümün olduğu şehirleri Google Maps’ten inceleyin. Etrafta görülecek o kadar çok şey var ki, şaşıp kalacaksınız. Örneğin; Rize’de okuyup hafta sonunu Gürcistan’da diğerini bir şelalenin altında geçirmek çocuk oyuncağı. Muş’ta okuyan bir öğrenci olarak başvurup da kabul alamayacağınız AB projesi olmayacağını garanti ederim. İtalya senin Polonya benim gezmenin yolu Muş’tan geçiyor olabilir.
Ne demişler: Paris’te ikinci olacağına Roma’da birinci ol.

Babama daha fazla yük olmak istemiyorum
Anaokulundan itibaren özel okullara giden öğrencilerde sıkça görülen bir sendrom. İyi bir üniversite kazansın diye özel okullara, dershanelere ve özel derslere dökülen paranın dörtte birini iyi bir üniversite eğitimi için ödemek istememek. Gençlik çağının verdiği toylukla yapılmış lüzumsuz bir cengaverlik. Ailenizin ödeme gücü varsa iyi bir üniversite için para ödemekten kaçınmayın. Kahramanlık yapmak için daha iyi fırsatlar önünüze çıkacak, merak etmeyin.

Köküne kibrit suyu
Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de ‘köklü üniversite’ olmak en başta aranılan vasıflardandır. Peki sadece kök salmış olmak yeterli mi? Kök salana kadar zamanı nasıl geçirmiş, esas ona bakmak lazım. Seksen yıllık bir üniversitemiz eğer tarihine en azından dört Nobel, bin patent sığdırmışsa tamam ama hikâyenin sonu eskimek, yıpranmak ve yorulmak olarak neticelenmişse.. Atalarımız! Buyurunuz söz sizde: Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı.

Yazık olan imam hatipliler
Toplum hatta hatta insan mühendisliklerinden ne çekti bu ülke. Yıllarca imam hatip lisesi mezunları doktor, mühendis, kaymakam olamasın diye türlü türlü numaralar çekildi. Her baskı gibi bu da ters tepti. İmam hatiplerin en iyi öğrencileri doktor, mühendis, kaymakam olmayı seçti, seçmeye de devam ediyor. Halbuki IŞİD gibi korkunçlukların tehdidi altındaki dünyamızın iyi din bilimcilere ihtiyacı var. Arapça, İngilizce bilen iyi bir teolog, bir din bilimcinin yetişmesi için dört yıllık ilahiyat ya da İslami ilimler fakültesi eğitimi yetmiyor. Lisede temel konuların bitirilmiş, üniversiteye ciddi bir birikimle başlanmış olması gerekiyor. Ancak bizim Anadolu imam hatiplerin en parlak öğrencileri tezek kokulu bir ilçenin kaymakamı olmayı tercih ediyor. Ondan sonra da gelsin belediye başkanlığı, milletvekilliği. Çok yazık oluyor.
Dükkân üniversiteleri
Vakıf üniversiteleri ikiye ayrılıyor: 1. Vakıf üniversiteleri. 2. Bir adamın dükkânı olan vakıf üniversiteleri. Tercihi mümkün olduğunca birinciden yana kullanmakta yarar var. Bu arada ikinci grupta da iyi olan üniversiteler yok değil.

Reklamda ses duvarını aşmak
Üniversitelerin reklamlarında saydıkları bilimsel faaliyetler, gösterdikleri laboratuvarlar eğer gerçekse; Mars’ta Türk kolonisi kurmaya birkaç senemiz kalmış olmalı. Maalesef çok atan var. Dünyanın beş yüz üniversitesi ile işbirliği olduğunu söyleyen üniversitenin, beş yüz sayısına ulaşmak adına, Harvard’ın hediyelik eşya dükkânından alınmış logolu fincana bile ‘kırk yıl hatırı vardır’ muamelesi yaptığını tahmin etmek çok güç olmasa gerek.
Çimler üstünde gitar çalan İsviçre yapımı erkek ve laboratuvarda renkli suları birbirine karıştıran gözlüklü kız klişesine yurt odasında ayısına sarılmış mutlu öğrenci resimleriyle ‘büyük’ yenilik getirmiş üniversite broşürlerinden sıkılanları www.yok.gov.tr adresi üzerinden Yüksek Öğretim Bilgi Yönetim Sistemi’ne girip Kurumsal Değerlendirme Raporlarına göz atmalarını şiddetle tavsiye ederim.
Daha da önemlisi Sokrates’in bir ağacın altını dünyanın en iyi üniversitesi yapmaya yettiğini bilmek.

*İstanbul Şehir Üniversitesi, Kurumsal İletişim Direktörü

16 Haziran 2014 Pazartesi

Dünya Çocukları İçin Yapılan En Büyük Hizmet

İnsanın yüreğindeki insana ve insanlığa hizmet aşkını kimse engelleyemez..
 
İnsanlığa hizmetin ve dünya çocuklarına yapılan en büyük hediyenin filmini izlemek için aşağıdaki linki tıklayınız...